Posts Tagged ‘namaz’

Uçurumunun Kenarında

Yine bir yazının satırlarını oluşturmaya başlıyorum Allah’ın (c.c.) izniyle… Allah (c.c.) utandırmasın inşAllah. Bana çok oluyor, size de oldu mu bilmiyorum. Kendinizi uçurumun kenarında hissettiğiniz zamanlar oluyor mu? Büyük üstad Ömer Lütfi Mete’nin Gülce şiiri geliyor aklıma…

Uçurumun kenarındayım Hızır.

Bir dilber kal’asının burcunda

Muhteşem belaya nazır

Topuklarım boşluğun avucunda

Koca yâr adım çağırır

Kaldım parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek.

Uçurumun kenarındayım Hızır.

Civan hazır,

Divan hazır,

Ferman hazır,

Kurban hazır,

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Uçurumun kenarındayım Hızır.

Ben fakir,

En hakir,

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten,

Mızrakla gürzden,

Dabbetülarz’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

Tir tir titriyorum senden.[1]

İşte bu şiirdeki gibi hissediyorum bazen tam da kendimi; Uçurumun kenarında… Hissettiklerim çok farklı oluyor. Bekli kimsenin yaşamadığı gibi demek çok ukalaca olur. Belki de herkesin yaşadığı gibi bir histir hissettiklerim ama kendimi eksik hissediyorum, Allah’a (c.c.) yeterince kul olmamış, olamamış gibi hissediyorum. Ne bu dünyaya ne de Allah’ın (c.c.) dinini yüceltmeye faydalı olmadığımı düşünüyorum. Dünyalık koktuğumu hissediyorum. Oysa niceleri var ki kendilerini bu dünyanın süsünden, makam ve mevki hevesinden soyutlayarak Allah’a (c.c.) adamışlar.

Elhamdülillah Müslüman’ım demenin yetmediği bir his içimdeki… İbadetleri yerine getirmekten fazlasını da yapabilmem gerektiği fikrine kapılmak, yapmayanların yerine de bir şeyler yapmaya çalışmak, yapamayıp eksik hissetmek…

Böyle zamanlarda dua etmekten başka hiçbir şey gelmiyor insanın elinden. Ağlayıp, küsüp de annesinin kolları altına gizlenen kalbi kırık kız çocuğu gibi Yüce Allah’ın (c.c.) merhamet kolları arasına sığınıyorum bende… Belki de böyle yapmak en doğrusu. Çünkü Şeytan denilen melun çoğu zaman insanın kalbini bozmak için elinden gelen azami gayreti gösteriyor. Güzel niyetle yapmak istediğin şeyler için bile insanın kalbine kötü hisler gönderebiliyor. Niyeti hayr olanın, akıbeti de hayr olur.

İşte sizde benim gibi bir hale bürünüyorsanız eksikliğinizin sebebi şeytanın kalbinize müdahale edebilmesindendir. Şeytan kalbi boşalmaya başlayan kişinin kalbindeki o boşluğu karanlığıyla doldurmaya başlar ilk saniyeden itibaren. İşte bu sebepten kalbi boş bırakmamalıyız. Kalbin doluluğu dilin bolca zikretmesiyle dolacaktır. Peygamber Efendimiz; “Kişi sevdiği ile beraberdir.”[2] Demiştir. Eğer kişi dünyayı severse dünya onu Allah’tan (c.c.) (Şefkat ve merhametinden) alıkoyar. Aynı şekilde kişi en çok sevdiğinin adını anar. Sürekli sevdiğini düşünür, dili onu anar, kalbi onu sever, aklında hep o olur. Bir kişi nasıl yatağından kalkar kalkmaz sevgilisi aklına geliyorsa, sevgilisini arama hissiyatına kapılıyorsa Allah’ı (c.c.) seven de böyledir. Yatarken Allah’ı (c.c.) anar, yürürken, otururken, kalkarken, bir yere girerken ya da çıkarken Allah’ı (c.c.) anar. Her sabah uyandığında Allah’ı (c.c.) anarak kalkar. İşte kalbinizi, aklınızı ve ruhunuzu Allah (c.c.) ile doldurursanız kalbinizdeki ve içinizdeki bu sıkıntılar gidecek, yerine bir huzur gelecektir.

Zikretmenin çok çeşitli yöntemleri vardır. Allah’ın (c.c.) isimlerini anmanın zikir olduğu gibi, O’nun (c.c.) yarattığı herhangi bir şeye güzel bir nazarla bakmakta zikirdir. Aynı şekilde Kelam-ı Kadim olan kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okumak da zikirdir velev ki Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“ Bu bir zikirdir ve apaçık bir Kur’an’dır. “[3]

“ İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz onu inkâr mı ediyorsunuz. “[4]

Yine Kur’an okumanın zikir olduğu gibi namaz kılmak da bir zikirdir. Allah (c.c.) bu durumu da şöyle anlatıyor:

“Muhakkak ki ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve beni zikretmek için namaz kıl. “[5]

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için nida edildiği zaman Allah’ın zikrine koşun. “[6]

Kalbi ferahlığa kavuşturmanın anahtarı zikirdir. Eğer sıkılmış iseniz, daralmış-bunalmış hissediyorsanız, yalnız ve çaresiz hissediyorsanız sizi var eden Rabbinizi bolca zikredin.

“Rabbi’nin ismini zikret ve O’na yönel. “[7]

“Namazı kıldıktan sonra Allah’ı ayakta, oturarak ve yatarken zikredin.”[8]

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. – Ve derler ki : – ” Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.”[9]

“Kötülüklerden temizlenen, Rabbi’nin ismini zikreden ve namazı kılan felaha ermiştir.“[10]

Allah (c.c) yüreğinizden ferahlığı, dürüstlüğü ve dilinizden zikri eksik etmesin inşAllah.

12/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Ali Buhara Mete – Âşıklar Ölmez – Yakın Plan Yayınları – Sayfa:12 – Şiir: Ömer Lütfi Mete – Gülce

[2] Hadis-i Şerif Kaynak: Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165

[3] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Yasin Suresi – 69. Ayet

[4] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Enbiya Suresi – 50. Ayet

[5] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Taha Suresi – 14. Ayet

[6] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Cuma Suresi – 9. Ayet

[7] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Müzemmil Suresi – 8. Ayet

[8] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Nisa Suresi – 103. Ayet

[9] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Al-i İmran Suresi – 191. Ayet

[10] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Al-a Suresi – 14-15. Ayetler

Allah’a (c.c.) borç vermek

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Bir dua: Allah (c.c.) rızkınızı arttırsın, öyle zengin olun ki Allah’a (c.c.) borç verin. Eğer zengin olup da Allah’a (c.c.) borç veremezseniz burnunuz yerde sürtünsün. Sabahtan akşama kadar aç kalın inşAllah…

Bu duayı okuyan kişi bu adam dua mı etmiş, beddua mı etmiş diyebilir. Bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir mi, bu adam nasıl konuşmuş böyle diyebilir. Şimdi akıllara takılacak tüm sorulara cevap bulalım.

Bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir. Cenab-ı Hak Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de şöyle buyuruyor: “Kimdir o, Allah’a güzel bir borç verecek olan ki, Allah da onun verdiğini kat kat artırsın ve onun için şerefli bir mükâfat da versin.”[1]Anlaşılacağı üzere bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir. Bunu da şöyle yapar. Allah (c.c.) bize verdiği rızkın içine başkalarının da hakkını gizlemiştir. Kim kendi kazandığından bir fakire verir ise, o verdiği para onun elinden gitmez. Çünkü Allah-u Teâlâ kişinin verdiği o parayı misli ile o’na iade eder, o kişinin ya rızkını arttırır, ya bereketini arttırır ya bir günahına kefaret kabul eder ya da o’nu başına gelecek bir kazadan-beladan korur. Ayet-i kerime de geçen Güzel borç’tan kasıt ise kişinin helal kazancından infak etmesidir. Kişi kazandığı ve kendisinin de ihtiyacı olacak olan para veya maldan vermelidir ki Allah (c.c.) o verdiğini borç olarak kabul etsin ve kendisine misli ile iadesini yapsın. Hırsızlık yaparak başka insanlara yardım eden birisinin Allah’tan (c.c.) daha fazla para ya da mal beklemesi nafiledir. Çünkü Allah (c.c.) haram olanı kabul etmez. İşte duanın bu bölümünden kasıt kişinin bolca kazanarak bu kazandığının zekâtını vermesidir.

Duanın devamında “Burnunuz yere sürünsün” dediğimi de şöyle açıklayabilirim: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir keresinde minbere çıkarken, her adımda âmin dedi: Bir adım çıktı, “Âmin…”; bir adım daha çıktı, “Âmin…”; bir adım daha çıktı, “Âmin…”

Hutbesi bittikten sonra: “Ya Rasûlallah! Minbere çıktığınız zaman âmin dediniz, her adımınızda bunu neden söylediniz?” diyerek sebebini sordular.

Buyurdu ki: “Cebrail (a.s.) üç dua etti,  ben de onlara âmin dedim.”

– Birisi: Cebrail (a.s.): “Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat, (onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa ona yazıklar olsun, burnu yerde sürtünsün!” dedi, ben de âmin dedim.”

– İkincisi: Cebrail (a.s.): “Sen peygamber olarak bir insanın yanında anıldığın zaman, sana salât-u selâm getirmezse; ona yazıklar olsun. Onun burnu yerde sürtünsün!” dedi.  Ben de ona âmin dedim.”

– “Üçüncüsü: Cebrail (a.s.): “Ramazana eriştiği halde bir insan, ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah’ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah’ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula! Burnu yerde sürtünsün!”‘ diye dua etti.  Ben de ona âmin dedim”[2]

İşte bu hadis-i şerifte Cebrail’in (a.s.) dualarında “Burnu yerde sürtünsün” sözünden bahsi geçen ise kişinin yanlış yolda ise doğru yolu bularak Allah (c.c.) huzurunda yere eğilmesi, secde etmesidir. Bir kişi namaz kılarken yüzünü yere değdirdiğinde burnu yere değer/sürtülür. Bu duamızdaki kasıt da budur. Eğer bir kimse zekât verecek kadar zengin değilse de namazını kılmakta eksiklik göstermesin.

Duanın sonunda “Sabahtan akşama kadar aç kalın” demekten kasıt da kişi eğer zekâtını verecek kadar zengin değil ise de farz olan namazını kılsın ve yine farz olan orucunu tutsundur. Çünkü bir Müslüman için zekât vermenin belli şartları varken namaz kılmanın ya da oruç tutmanın şartları yok denecek kadar azdır. Zekâtın farz olması için en az 80 gram altın olması şart iken namazda ve oruçta böyle bir koşul söz konusu değildir. Sözün kısası zekâtı verirken kişi param yok veremem bahanesini sunabilirken namaz ve oruç için bu bahaneyi sunamayacaktır, sunmamalıdır da…

Allah (c.c.) hayırlı dualarımızı ve ibadetlerimizi kabul ve makbul eylesin inşAllah…

04/09/2014

Engin DİNÇ

KAYNAKLAR

[1] Hadid Sûresi 11. Ayet

[2] Hadis-i Şerif: Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998, Riyad- 1/338;   Taberanî-evsat- h. no: 8994; Bezzar, h. no: 1405; Mecmau’z-zevaid, 10/164 Kaynak Site: http://www.sorularlaislamiyet.com/soru/188403/peygamberimizin-cebrail-yaptigi-uc-duaya-amin-dedigi-soyleniyor-bu-dualar-nedir

Namazda hûşu

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah(C.C.)’ın adıyla. O(C.C.)’nun adıyla başlamayan hiçbir şey ile O(C.C.) hakkında söz edilemez. O(C.C.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O(C.C.) bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Namaz kılan herkesin en çok sıkıntıda olduğu konulardan bir tanesi de namazdan gereken feyzi alamamak, namazın hazzına erememektir. İnsan zihni gece gündüz düşünmekle meşgul olduğundan namaz sırasında hiçbir şey düşünmeden namaz kılmak imkânsız bir hale gelmektedir. En büyük evliyalar dahi hayatları boyunca iki rekât namazı hiçbir şey düşünmeden kılamadıklarını söylemektedirler.

Namaz kılan bir kimsenin dikkat etmesi gereken hususlar vardır. Bunlar; Huzuru Kalb, Tefehhüm, Tazim, Heybet, Reca ve Hayâ’dır. Şimdi bunları teker teker açıklayalım.

Huzuru Kalb: Okuduğunu düşünmek. Namaz sırasında okuduğumuz duaları kalbimizin içine akarcasına düşünmektir.

Tefehhüm: Okuduğunu düşünüp anlamaktır. Namaz sırasında okuduğumuz duaların ne manaya geldiğini düşünmek, anlayarak söylemek ve söylediğimiz her ayette kalbi sevgi beslemektir.

Tazim: Saygı duyarak Rabbimizin huzurunda olduğumuzun farkında olarak namaz kılmaktır.

Heybet: Saygı ile korkmaktır. Huzurunda olduğumuz Rabbimizin ne kadar kudretli ve güçlü olduğunu bilerek önünde secde etmektir, huzurunda alçalmaktır.

Reca: Ümit ederek kıldığımız namazdan dolayı sevap beklemek, affedilme ümidinde olmak demektir.

Hayâ: Kendinden utanarak kusurlu olduğunu bilmek, affedilmeye muhtaç olduğunu bilmek, affedilme ümidi içerisinde kıldığımız namazı tam ve doğru olarak kılma çabasında olmak demektir.

Namaz kılan bir kimse; kendisini Allah(C.C.)’ın huzurunda hissetmeli ve ona uygun kıyafetler ile O(C.C.)’nun huzuruna çıkmalıdır. Namaz sırasında duyu organlarının tamamı namaza odaklanmalı ve gözler; otururken kucağa, rükûda ayak parmaklarına, kıyamda ise secde edilen yere bakmalıdır. Kulaklarda ise içten okunan dua ve ayetlerin hissiyatı olmalıdır. Bunları yapmak mümkün olsa da düşünmeden namazı eda etmek son derece zordur. Eğer metabolizma gereği düşünmemiz gerekiyorsa o vakit namazın feyzini arttırmak için gözlerimizin önüne Kâbe’yi getirmeli ve okuduğumuz ayetlerin kalbimize nakşedildiğini hissetmeliyiz. Her kelimenin kalbimize girerek oradan bir kötülüğü, bir günahı, şeytanın isini kaybettiğini ve kalbimizin nur ile dolduğunu düşünmeliyiz. Kalbimiz ile Kâbe arasında bir ip, bir bağ varmış gibi hayal etmeliyiz. Böyle yapan bir kimse hem namazının feyzini arttırır hem de mutmain bir kalbe sahip olma yolunda büyük adımlar atar.

Yine namazından haz almak isteyen kişinin namaza başlamadan evvel “La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil’azim” diyerek namaza başlaması da faydalıdır.

Namazın hûşu ile kılınması son derece önemlidir. Çünkü namaz(secde) Rabbimize en yakın olduğumuz yerdir. Resullullah(S.A.V.) namazı hûşu ile kılmaya büyük önem vermiştir. Hatta Hazret-i Âişe validemiz; “Resulullah bizimle konuşur, gülerdi. Ama namaz vakti gelince adeta bizi tanımazdı.” Buyurmuştur. Allah(C.C.) Musa(A.S.)’a vahyettiği bir ayeti kerime de şöyle buyurmuştur: “Ya Musa! Beni andığın zaman vücudun titresin, huşu ve itminan içinde bulun. Dilin beni anarken kalbin başka yerde olmasın, aciz bir kulun efendisinin huzurunda durduğu gibi dur.”

Namazı hûşu içinde kılmak bir kimseyi velilik yolunda büyük adımlar attırır. Öyle ki İslam’ın en büyük velilerinden olan Hazreti Ali(R.A.) sırtına batan hançeri “Ben namaza durunca çıkartın.” Demesi ve o namaza durduğu zaman hançerin sırtından çıkartılması meşhur bir kıssadır. Yine Eshab-ı kiram; “İnsanlar kıyamette dünyadaki namazlarında gösterdikleri huzur, sükûn ve namazdan aldıkları lezzet ölçüsünde haşr olurlar.” Buyururlardı.

Allah(C.C.) bizleri namazlarından haz alarak kalbi ibadetler eden ve cemalinin nurundan yüz çevirmeyen müminlerden eylesin inşAllah… Âmin.

20.03.2013

Engin DİNÇ

Miracım namaz

Hep denir ya namaz Müminlerin miracıdır diye. Ne kadar da doğru bir söz değil midir? Namaz en önemli ibadetlerimizden bir tanesidir biz her ne kadar onu önemsemesek de…

Hasan-ı Basrî’den (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerif de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Beş vakit namaz, sizden birinizin evinin önünde akan, suyu bol olan ve onda beş vakit yıkandığı bir nehre benzer. Böyle bir kimsenin üzerinde kirden eser kalır mı?”[1] Bu hadis-i şerifte açıkça anlatılmış ki namaz bizim hem ruhumuzu temizliyor hem de bedenimizi… Namazdan evvel aldığımız abdest bizim bedenimizi temizlerken, namaz ile de ruhumuzu arındırıyoruz. Namazı kılarken de tadil-i erkân ile kılmak ve namazı tam anlamıyla namaz yapan bütün inceliklere dikkat etmeliyiz.

Râfî bin Hâlid’ten (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir:

“Bir gün Resûlullah’ın (s.a.v.) etrafında halka kurmuş oturuyorduk. Bu sırada bir adam mescide girdi. Kıbleye yöneldi ve namaz kıldı. Namazını bitirince gelip Resûlullah’a (s.a.v.) ve orada bulunanlara selam verdi. Resûlullah (s.a.v.) o kimsenin selamını aldı ve:

-Dön tekrar namaz kıl, sen namaz kılmış olmadın, buyurdular. O adam döndü tekrar aynı şekilde namaz kıldı. Sonra gelip Peygamber’e (s.a.v.) selam verdi. Peygamber (s.a.v.) onun selamını aldı ve:

– Geri dön namazını tekrar kıl; çünkü senin namazın olmadı, buyurdular. O kişi bu durumu üç sefer tekrar etti ve dedi ki:

-Çok gayret ettim, ama namazdaki kusurumun ve eksikliğin ne olduğunu anlayamadım. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.)şöyle buyurdu:

-Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde abdest almayan kimsenin namazı tamam olmaz. Bunun için, namaz kılmak isteyen kimse önce yüzünü sonra ellerini dirseklerle beraber yıkamalı, ardından başına meshetmeli ve sonra da ayaklarını aşık kemiklerine kadar yıkayarak abdestini almalıdır. Namaz kılacağı zaman tekbir alır, Allah’a hamd eder (Fâtiha), Kur’an’dan kolayına geleni okur. Sonra tekbir getirerek rükûya varır. Avuç içleri ayak kapakları üzerine gelecek şekilde durur. Ardından doğrulur. Rükûdan kalkarken “Semiallahü limen hamidehu” (Allah kendisine hamd edeni işitir.) der. Tam doğrulduğu ve beli dimdik olduğu zaman tekbir alarak secdeye varır. Alnını yere iyice bitiştirir. Bütün azaları sükûn bulana dek secdede kalır. Sonra makatının üzerine oturacak ve beli doğrulacak şekilde oturur.

Resûlullah (s.a.v.) adama namazın dört rekâtının da nasıl kılınacağını anlattıktan sonra şöyle dedi:

– Böyle yapmadığınız takdirde namazınız tamam olmaz![2]

Namaz İman eden için öylesine büyük bir öneme sahiptir. Namaz kılmayı TV’de film izlerken reklam arasına, cenazeden cenazeye ya da teravihlere bırakmamalıyız. Gün içerisindeki planlarımızı yaparken vaktimizi beşe bölmeli ona göre planlar yapmalıyız. Namazın hayatımıza getirdiği düzeni görüp de kendimize hayret edeceğiz. Bir kimse gününü beş vakte göre ayarlarsa ne kadar çok zaman kaldığını görecek, güç içerisinde daha fazla iş yapacak ve hiç yorulmayacaktır. Namazın kılınma vakitlerinde bile bir ilahi kudret vardır. O vakitlerde abdest alınarak kılınan namaz sonrasında beden kendisini yeniler ve yorgunluk hissiyatı bulunmaz.

Namaz kılmak için çokça yol yürümeli, çokça adım atmalı, gidilecek en uzaktaki mescide giderek namaz kılmalı ve yol boyunca gördüklerimizden ibret alarak Allah’a (c.c.) tefekkürde bulunmalıyız.

Câbir Bin Abdullah (r.a.) buyuruyor ki:

“Bizler Mescid-i Nebevî’nin yakınına taşınmak istedik. Mescidin etrafında boş ve geniş bir arazi vardı. Bu durum Resûlullah’a (s.a.v.) iletilmiş. Resûlullah (s.a.v.) kaldığımız yere geldi ve :

-Ey Selemoğulları! Bana ulaşan bilgilere göre; Mescid’İn yakınına bir yere taşınmayı düşünüyormuşsunuz! Dedi, bizler:

– Ey Allah’ın Resûlu! Mescid bize uzak kalıyor, ayrıca Mescid’İn etrafında da boş bir arazi var, dedik. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– Ey Selemoğulları! Vatanınızda kalınız, çünkü mescide gelirken attığınız her adıma karşılık sevap vardır.

Resûlullah’ın (s.a.v.) bu sözünden sonra Mescid’İn yakınına gelmekten vazgeçtik.”[3]

Hasan-ı Basrî’nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyamet günü kul ilk olarak namazdan hesaba çekilir. Eğer onları tam ve düzgün olarak yapmışsa hesabı kolay olur. Eğer hesabı görülen kimsenin farz namazlarında eksiği varsa Allah; “Kulumun nafile namazlarına bakın ve farzdan eksiğini nafilelerle tamamlayın.”buyurur. Bu yolla namazın hesabını verebilirse, diğer amellerin hesabı kolay görülür.” [4]

Namazda gevşeklik göstermenin dünyada, ölüm anında, kabirde ve ahrette olmak üzere dört yerde cezası vardır. Bunlar;

Dünyada verilen cezalar:

– Kazancı ve rızkındaki bereket kaybolur.

– Onun diğer amelleri de kabul olunmaz.

– Yüzündeki nur gider ve insanların nefret ettiği birisi olur.

Ölüm anında verilen cezalar:

– Can verirken şiddetli bir susuzluk çeker.

– Şiddetli bir açlık çekerek ölür.

– Ölümü pek çetin olur.

Kabirde verilen cezalar:

– Münker ve Nekir’in zorlu sorgulamalarıyla karşılaşır.

– Kabirde karanlık içinde olur.

– Kabri ona daraldıkça daralır.

Kıyamet gününde verilen cezalar:

– Zorlu bir hesaba çekilir.

– Rabbinin öfkesiyle karşılaşır.

– Cehennem azabına çarpılır.[5]

20/10/2013

Engin DİNÇ

[1] Müslim nr. 668; Ahmed, el-Müsned 2/426

[2] Buhârî nr. 757; Müslim nr. 397.

[3] Müslim nr. 665, Ahmed, el-Müsned 3/333,371, İbn Hibbân, es-Sahîh nr. 2040

[4] Ebû Davut nr 864, İbn Mâce nr. 1425, Ahmed, el-Müsned 4/65,103,5/72,377, Hâkim, el-Müstedrek 1/262

[5] Edü’l Leys es- Semerkandî – Gönül kitapları serisi – Miracım namaz ve ibadetli kıssalar sf. 14-15