Posts Tagged ‘islam’

Dindar nesil mi, dini dar nesil mi?

Bizler aklı hür, vicdanı hür, kültürel, dini ve ahlaki değerlerine bağlı nesiller yetiştirmek isterken; ateist, deist, umarsız nesiller yetişmeye başladı. Dindar nesiller isterken dini dar nesiller yetişmeye başladı. Allah’a (c.c.) şükürler olsun FETÖ’ye karşı 15 Temmuz gecesi ve sonrasında bir çok alanda başarılar elde ettik lakin FETÖ’nün karşısında olduğunu iddia eden kimi FETÖ yamakları hala ahlaki yıpratma çabalarına devam etmektedirler. Bu yıpratmayı da sosyal hayat üzerinden yapmaktadırlar.

Bugün diziler, filmler, klipler ve özellikle kitaplar; ahlaksızlığı, dinsizliği, sapkınlığı ve sapıklığı zihinlere işleyen bilinçaltı mesajlarıyla doludur. Hatta kimi basımlar var ki bunlar doğrudan doğruya cinsellik ve sapkınlık içermektedir. Bu konuda ise en büyük görevi üstlenmesi gereken Kültür ve Turizm Bakanlığı’dır. Bu gibi basın ve yayın organları eliyle yapılan manüplasyonlar engellenmelidir.

Kuran emrinde, sünnet ışığında bir müslümanlık yaşayalım derken; “Aman ne olacak!” zinhiyetinde umarsız yaşamlar sürmeye başladık. Gençlerimiz üzerinde yapılan sosyal deneyler çok iyi analiz edilmeli ve Cumhurbaşkanlığı himayesinde bir Gençlik Başkanlığı kurulmalıdır. Bu başkanlık gençlerimizin gittiği yolları tespit etmeli, onları yolundan çevirmek yerine o pislik dolu yolu yolları temizlemeli, tabiri caizse güller ile donatmalıdır. Gençleri farklı etkinliklere yönlendirmeye çalışmak yerine onların asi ve özgür ruhlarına müdahale etmeden; yapmak istediklerini tespit ederek gittikleri yerler gizliden gizliye temizlemelidir.

Bugün internet ve sosyal medya, mobil uygulamalar, diziler, kitaplar, klipler ve buna benzer bir çok platformda fetişizm, nudizm, satanizm mesajları yayılmakta; inançsızlık bir üstünlük göstergesi gibi gösterilmekte, gençlerin asi ruhlarına işlenmektedir. Bizler ise gençlerin tüm zamanlarını geçirdiği bu platformları yok etmek ya da engellemek yerine mesajları değiştirmeli; birlik, beraberlik, namus, edep, ahlak, Resulullah gibi sevmek, doğruluk gibi mesajlar yerleştirmeli ve sadece mesajlar ile yetinmemeli böyle hayatlar da sürmeliyiz. İşte o zaman hedefimiz olan aklı hür, vicdanı hür, kültürel, dini ve ahlaki değerlerine bağlı nesiller yetiştirebiliriz.

Ülkemiz üzerinde oynanan oyunların ne denli büyük olduğunu ve her birimizin bu ülkenin bireyleri olarak bu oyunlara maruz kaldığımızı unutmamalı, “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” hadis-i şerifi ile bize büyük bir öğüt veren Resulullah’ın öğütlerine, sünnetine uymalıyız. Bu duyarlılığa sadece sokaktaki vatandaşın değil, bu ülkeyi her anlamda temsil eden yöneticilerimizin de sahip olması gerekmektedir.

Engin DİNÇ

04/06/2018

İçimizi Boşaltıyorlar

Tapinak-sovalyeleriSevgili kalpdaşlarım, sosyal medyayı sürekli takip eden birisiyim. Son günlerde sosyal medyada bazı sayfa ve gruplar kurarak örgütlenen ya da örgütlenmiş gibi görünen kimi kişiler, sadeleştirilmiş din adı altında mukaddes dinimizin içini boşaltma, insanların akıllarını bulandırma çabaları içine düştüğünü görüyorum. Bu kişiler kurdukları sayfalar ile Peygamberi yok, hadisleri yalan, ilmi, fıkhı gereksiz sayarak sadece Kur’an-ı Kerim ile her şeyin tamam olduğundan bahsederek akılları bulandırıyorlar. Evet, Kur’an-ı Kerim eksiksiz, her şeyi içinde bulabileceğimiz derecede tamamlanmış ve Yüce Yaratıcımız Allah-u Teâlâ’nın indirmiş ve iman etmemizi emretmiş olduğu son mukaddes kitabımızdır. Bundan şüphe duymak bizi din çerçevesi dışına iter. Yalnız bir ayrıma da ihtiyacımız var ki Kur’an-ı Kerim’e ne kadar bağlı isek, O mukaddes kitabı bize öğreten Hazreti Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e de o kadar bağlı olmalıyız. İlmi yok sayan bu kişiler; bilmiyorlar ki Kur’an-ı Kerim tek başına bir ilim kitabıdır. Tüm pozitif bilimleri bünyesinde barındırır…

Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’i sevenleri O’na tapınıyor diyerek dinsizlikle suçlayan bu kişilere güzel bir cevap vermenin vacip olduğunu düşünüyorum.

Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem bize öğretici, öğretmen ve örnektir. Biz Müslümanlar İslamiyetin tam olarak nasıl yaşanılması gerektiğini Hazreti Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’den öğrendik ve O’ndan öğrendiklerimizi tatbik ederek Mukaddes dinimiz İslam’ı bir buçuk asırdır hayatta tutuyoruz ve Yüce Allah Celle Celaluhû da izin verdikçe ayakta tutacağız. Peygamber Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’in bizlere örnek olarak görevlendirildiği mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi 21. Ayet – Diyanet İşleri Başkanlığı Meali) Görüldüğü üzere Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’in bizler için bir örnek teşkil ettiğini ve O’nun yolunda gidilmesi gerektiğini bu dini arındırmaya çalışanların tek kaynak olarak kabul ettikleri ve bizimde ilelebet kabul ettiğimiz hakiki kaynak olan Kur’an-ı Kerim emrediyor. Onlar Kur’an-ı Kerim okumakta samimi olsalardı bu ayeti ve bunun gibi onlarca ayeti kerimeyi yok saymazlardı. Allah-u Teâlâ Celle Celaluhû mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e itaat etmemizi bize şu ayeti kerimesiyle de emrediyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa Suresi 4. Ayet – Diyanet İşleri Başkanlığı Meali)

Allah-u Teâlâ Celle Cellaluhû’nun Kelam-ı Kadim olan kitabımız Kur’an-ı Kerim’inden daha onlarca delil gösterebilirim fakat bu konuyu uzatmak olur, maksadım bu sayfaları ve bu grupları kuranların aslında kimlerden oluştuğunu ifşa etmektir.

Sevgili kalpdaşlarım, bakınız ülkemizin son günlerde gerek ekonomik, gerek askeri yükselişi ve Türk ırkının güçlü yapısı yüzyıllardır kıskanılan ve çelme takılmaya çalışılan bir özelliktir. Bu sebepten dolayı Çanakkale’de kan döken zihniyet oradaki mağlubiyetlerini toptan, tüfekten değil bu milletin yüreğindeki imandan aldıklarının farkına vardıkları günden itibaren bu milleti özünden ve dininden uzaklaştırmak için azami gayret sarf etmekte, bu iş için milyonlarca dolar harcamakta, bu yolca can alıp can vermektedirler. Bu yükselişe bir dur demek isteyen Selahattin Eyyubi’nin, kellelerini vurup Kudüs’ü ellerinden aldığı Tapınak Şövalyeleri bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin bünyesinde Central Intelligence Agency (CIA) olarak varlıklarına devam etmektedirler. Bunların yeni kurgularından bir tanesi de ülke içinden birkaç ilahiyatçıyı satın alarak istedikleri yönde fetva vermelerini sağlamak ve o ilahiyatçılara inanan cahil kimseleri kendi istedikleri gibi yönetmektir. Bu kurgularını da kısmen başarmışlardır ki bugün sosyal medyada bu tarz gruplar ve sayfalar ortaya çıkmıştır. Sadece bu yöntemle değil özellikle çocukların zihinlerini kontrol etmek amacıyla tablet oyunları, bilgisayar oyunları geliştirerek bu oyunları ücretsiz dağıtarak da yapıyorlar. Bu oyunlar için ne kadar mühendislik, stüdyo ve benzeri masraflar yapıldığını tahmin edersiniz fakat buna rağmen ücretsiz dağıtılması sizi de şüphelendirmiyor mu? Bu oyunlar sayesinde çocuklar hatta gençler ve git gide tüm insanlık birer tablet bilgisayar ve akıllı telefon bağımlısı haline getirildi. Ülkemizde yayınlanan oyunların da arka planına yerleştirilen görsel ve sesler ile bilinçaltı (Subliminal) mesajları verilerek çocuklarımızın alt belleklerine sapıklık, seks, dinsizlik, inancın gereksiz olduğu, kültürün gereksiz olduğu, anne-babayla seks yapılmasının normal olduğu gibi telkinler verilmektedir. Bu durum 10-15 yıl sonra karşımıza; çocuğumuzun tecavüz suçu işlemesi, ateist ya da deist olması, ayıp anlayışının olmaması gibi sonuçları getirebilir.

Ülkemiz üzerinde oynanan bu ve benzeri oyunlara karşı uyanık olmalı, çocuklarımızı itikatlı ve iman çerçevesi içinde Kur’an-ı Kerim’e ve Resulullah Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e itaat eden çocuklar olarak yetiştirmeliyiz. Biz zaten böyleydik, bir şekilde yok edilmeye başlandık, dirilmeliyiz!

Bu diriliş hareketi için ülkemizin en üst kademesinde görev yapan mülki ve idari amirlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Eğer diriliş hareketlerine desteklerinde tam ve samimi iseler; televizyon kanallarında çıkarak çıplak kadınlarla dans edip sonra da fetva veren, sosyal medya ajansları sayesinde milyonlarca kişiye yalan haber ve yalan fetva yayan kişilere en kısa zamanda dur demelilerdir! Bu kişilerin ekonomik kaynaklarını kesmeli hatta bu kişilerin en ağır cezalarla yargılanmasını sağlamalılardır.

Engin DİNÇ

24.06.2016

Din ticareti

Allah (c.c.) doğru söylemekten ve doğruyu Allah’tan (c.c.) başka kimseden korkmadan söylemeyi nasip etsin inşAllah.

Günümüzde sadece ülkemizde değil dünyanın birçok ülkesinde din ticareti yapılmaya başlanmıştır. Ülkesinin sorunlarına gerçekçi çözümler bulamayan koltuk sevdalısı kişiler o koltuğu elde etmek için realist vaatlerde bulunamadıkları için halkın gönlünü çalmayı kendilerine silah edinmişler. Kişi kendi karizmatik liderliği ve halkına hizmetiyle gönül çalıyor ve lider oluyorsa dürüstlüğünden şüphe edilmez, fakat koltuğunu korumak için halkın hassasiyetinden faydalanıyorsa güvenilmezdir.

Yaşadığımız zaman tam da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadislerinde de bahsettiği ahir zamandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ahir zamanda din sömürücülerinin çıkacağını şöyle anlatmaktadır: “Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden riyakârlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.”[1]

Bir kişinin Allah’ın (c.c.) dinini dünyanın nimetlerine karşı koruyup yüceltmesi gerekirken, dünyalık nimetleri din sayesinde elde etmeye çabalaması büyük günahlardandır. En başta dindar kişiliğini öne çıkartarak bir makam ve mevki elde etmeye çalışmak; riyadır ve riya da haramdır. Dikkat çekmek istiyorum riya haram dedik. Adam öldürmüyorsunuz çünkü haramdır, zina yapmıyorsunuz çünkü haramdır, hırsızlık yapmıyorsunuz çünkü haramdır o zaman riya da yapmayacaksınız çünkü o da haramdır. Az haram ya da çok haram diye bir şey yoktur. Bir şey haramsa haramdır.

Din ticareti yapıp da din adamlarına ve devlet adamlarına yaklaşarak makam ve mevki elde etmeye çalışmak, riya olduğu kadar gizli şirke de girmektedir. Çünkü makam ve mevki verme yetkisinin Allah (c.c.) da değil de devlet liderinde olduğu düşünmek şirktir. Hangi günahı işlemiş olursanız olun affedilebilirsiniz ama şirkin affı olmadığını unutmayın!

Allah’ın (c.c.) Resulü (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Yazıklar olsun ilmini ticarete alet eden ilim sahibi kötü kimselere ki, devlet adamlarına yaklaşır ve kazanç temin ederler. Allah onların ticaretine kesatlık versin!”[2] Bakınız Peygamber Efendimiz (s.a.v) din ticareti yapan bu kişiler için beddua da etmektedir. Çünkü Allah’ın (c.c.) dinini verip de yerine dünyalık almaktadırlar, nefislerine uymaktadırlar.

Sadece devlet adamları değil din adamları da halktan bir şeyler almak için haram olana helal gibi fetva vermeye başladılar. Bir de verdikleri yalan fetvalara akıl ve mantık çerçevesinde bahaneler uydurmaya giriştiler. Sadece günümüzde değil geçmişte de bu böyle olmuştur. Bazıları çıkıp dünyevi menfaatleri için din kurallarını kendileri için şekillendirmeye başladılar. Mukaddes dinimiz İslam’ın din adamlarının bunları yaptıkları gibi Hristiyanlık ya da Musevilikte de bu böyle olmuştur velev ki böyle olmasaydı bugün o dinler ve kitapları bozulmadan kalabilecekti. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bundan yüzlerce yıl evvelinden şöyle haber vermiştir: “Ahir zamanda âlimler, halkın istediği yönde fetva verip, helale haram, harama helal derler, Kur’an’ı ticarete, menfaate alet ederler.”[3] Bu din adamları dini alet edip dünyalık kazanmak için dine çok zarar vermişlerdir. Eğer vermemiş olsalardı bugün herkes dinine sonsuz sadakat ile bağlı olurlardı. İnsanlığa; şeytan ve nefsin oyunlarının yanı sıra dünyalık nimetler (sözde) için dini kullanan din adamları da zarar vermiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Allah-u Teâlâ, Âdem (a.s.) bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin, sakın ola ki dini geçim aracı yapmasın, dini kullanarak dünyayı talep edenlere yazıklar olsun!”[4]

“Bir zaman gelir ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helal-haram olduğuna bakmazlar.”[5]

“Dünya kârını, ahirete tercih eden, La ilahe illallah dediği zaman, Allah-u Teâlâ, Yalan söylüyorsun, sözünde sadık değilsin buyurur.”[6]

“Din bilgilerini dünya menfaati için öğrenenlere, ilmini paraya değişenlere kıyamette ateşten gömlek giydirilir.”[7]

“İlim, dünya menfaati için öğrenildiği ve ibadetler, dünya menfaatlerine alet edildiği zaman fitneler zuhur eder.”[8]

Gördüğümüz gibi Allah (c.c.) Resulü bu konu üzerinde çok öğüt etmiştir. Bizim de yapmamız gereken önce düşünmek, sonra da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) öğütlerine riayet etmektir.

13/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Hadis-i Şerif: Tirmizi

[2] Bkz. Hadis-i Şerif: Hâkim

[3] Bkz. Hadis-i Şerif: Deylemi

[4] Bkz. Hadis-i Şerif: Hâkim

[5] Bkz. Hadis-i Şerif: Nasıhin

[6] Bkz. Hadis-i Şerif: Beyleki

[7] Bkz. Hadis-i Şerif: Deylemi

[8] Bkz. Hadis-i Şerif: Abdurrezzak

Herkes Rabbine Tapar

Âlemleri yaratan Rabbimizin bizi doğru yola iletmesi, doğru yolu buldurup da o yoldan döndürmemesi, âlemlerin sultanı Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) sadık bir ümmet olmamızı sağlaması dileğiyle başlıyorum cümlelerime…

Pek de sevmediğim konular hakkında yine kelimeleri yan yana getirme çabasına giriştim. Siyaset…

Vakit öyle bir vakit ki ülkemizde kim haklı, kim haksız bilemiyoruz. Sadece haklıyı aramaktan ziyade kim adil, kim adil değil onu da bilemiyoruz. Mahkemeler, bilhassa hâkimler Allah’ın (c.c.) El-Adil[1] ism-i şerifinden aldıkları güç ile insanlar arasında adaleti dağıtma görevini üstlenmiş kişilerdir. Onların taşıdıkları yükün birçok kişiden daha ağır olduğu katidir. İşte bu yazımda muhatabım insanlar arasında adaleti sağlamakla mükellef olan hâkimlerdir.

Bir mazlum, bir zalimden zulüm gördüğü zaman hakkının kendisine iadesini talep etmek maksadıyla en güvendiği yere önce Allah’a (c.c.) başvurur. Allah (c.c.) mutlak ve muhakkak adil olandır. Lakin Allah (c.c.) adaleti sadece dünyada vermeyebilir. Çoğu zaman adaleti ahirete saklar. Çünkü kulunun dünyada çektiği sıkıntıyı, günahlarına kefaret kabul ederek onun için ahirette güzellikler inşa edebilir. Kişi aynı zamanda dünyada da adaletli olunmasını, Rabbinin kendisi için dünyada güzellikler ihsan etmesini isteyebilir. İşte bu talebini de Rabbin adaletini dünyada hâkim kılmayı kabul etmiş, kendisini bu konuda vazifeli görmüş olan hâkimlere yapar.

Hâkim bir konu ya da bir kişi hakkında karar verirken haklı olanın hakkını, haklıya vermelidir, güçlüye değil. Eğer böyle yapmazsa adil olmamış olur. Oysa Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[2] İşte bu ayeti kerimeyi bilmesine rağmen bir kişi hakkı doğru gözetmeyip, haklının hakkını elinden alıp; güçlü olana veriyorsa bu kişi adil değildir. Oysa hâkimlik yapmak isteyen bir kişi; Rabbinin adaletini insanlar arasında sağlama sözü vermiş olur, peki bu sözü vermiş olmasına rağmen tutmayan kişi için ne demek gerekir? Ben onlar için şöyle söylüyorum: “Herkes Rabbine tapar, onun istediğini yapar.”

Yani kişi adalet gücünü Allah’ın (c.c.) El-Adil ism-i şerifinden alarak yapıyorsa, herkese eşit davranarak siyasi otoritelerin gücünden ve baskısından korkmadan ya da rüşvetini almadan adaleti dağıtır. Yok, kişi eğer adalet gücünü şeytanın elinden alıyorsa nefsi ne isterse, neyi arzu ederse, günaha yakın olan ne varsa onu yaparak adalet dağıtır. Zaten dağıttığına da adalet demek çok da doğru olmaz.

Hâkimlerin görevlerinin zor olduğunu söylemiştik. Evet, çok zordur; hem maddi, hem de manevi… Çünkü siyasi otoriteler günümüzde güçlerini yitirmemek adına hâkimlerin hak olan kararlarına müdahale etmektedirler. Bu müdahaleler üzerine de hâkimler makamlarını ve koltuklarını kaybetmemek adına siyasi otoritenin isteği yönünde karar vermektedirler oysa onların bu davranışları adil bir davranış değildir. Allah (c.c.) bu hususta Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[3]

Bu açık bir adaletsizliktir ve bu adaletsizliği hâkimin yaptığı kadar siyasi otorite de yapmaktadır. İlahi âlemde bunun ilk karşılığı ise kul hakkıdır. Kişilerin her gün umursamadan insanlardan aldıkları bu kul hakkı ise Allah (c.c.) katında en önemli konulardan bir tanesidir. Bir kişi Allah (c.c.) için savaşıp şehit dahi olsa ona sorulacak tek soru vardır o da kul hakkıdır. Oysa bugün insanlar kul hakkı gözetmek konusunda çok gevşek davranmaktadırlar. Allah (c.c.) gerçekten Müslüman olanlara, gerçekten inanan kullarına kul hakkını korumak hususunda açık emirler vermiştir: “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”[4] Emirler bu kadar açıkken bir kişi Müslüman olduğunu iddia etmesine rağmen Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getirmek yerine sanki kendisine makamı verenin Allah (c.c.) değil de siyasi otoriteymiş gibi ondan korkup-çekinerek hareket etmesi ve kararlarını o yönde vermesi doğru değildir. Böyle davranan bir kişinin inancındaki samimiyetten de şüphe edilebilir. Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim’in de samimiyetsiz o Müslümanları bize şöyle anlatıyor: “Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, “Allah’ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay hâlime! Gerçekten ben alay edenlerden idim” demesin. Yahut “Allah beni doğru yola iletseydi, elbette O’na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum” demesin. Yahut azabı gördüğünde, “Keşke benim için dünyaya bir dönüş daha olsa da iyilik yapanlardan olsam” demesin. (Allah, şöyle diyecek:) “Hayır, öyle değil! Ayetlerim sana geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkârcılardan oldun.” Kıyamet günü Allah’a karşı yalan söyleyenleri görürsün, yüzleri kapkara kesilmiştir. Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok? Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları başarıları sebebiyle kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz. Onlar üzülmezler de. Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.”[5]

Sözün kısası diyecek olursak; adaletli olun. Allah’ın (c.c.) gazabı da affı kadar geniştir. Makamınıza zarar gelir diyerek dininizi satmayın. Hiç kimse Allah’tan (c.c.) daha güçlü değildir. Eğer siz başkasının gücünden korkarda adaleti hakkıyla dağıtamazsanız Allah (c.c.) ahiret günü sizin için adaleti hakkıyla dağıtır ve kul haklarını gasp ettiğiniz insanların haklarını sizden alır. O gün geldiğinde (Kıyamet günü) yerle bir olacak bu dünya için bunca günaha girmeye değmez. Allah (c.c.) bizi adalet yolundan yani kendi yolundan ayırmasın. Yüreklerimize de O’nun (c.c.) korkusundan başka korku, O’nun (c.c.) sevgisinden başka sevgi koymasın.

05/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Manası: Mutlak Âdil. Tam ve sonsuz adalet Sahibi. Her şeyi yerli yerinde yapan. Allah’ın (c.c.) herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zalimi sevmeyen.

[2] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Nisa Suresi – 58. Ayet (Diyanet Meali)

[3] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Nisa Suresi – 135. Ayet (Diyanet Meali)

[4] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Hûd Suresi – 85. Ayet (Diyanet Meali)

[5] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Zümer Suresi – 54-62. Ayetler (Diyanet Meali)

Farkında olmadığımız; biz

Dünyanın herhangi bir ülkesinin vatandaşının ülkemize geldiğinde hayran kaldığı fakat bizim farkında dahi olmadığımız özelliklerimizden bir tanesi de toplumsal kardeşlik ve akrabalıktır. Başka hiçbir toplumda görülmeyen bir akrabalık türü…

Amerika da, Avrupa da bir çocuk annesine mama, babasına papa diye hitap eder. Başka insanlarla iletişim kurarken onlara “siz” der ya da isimleriyle hitap eder. Oysa bu durum bizde çok farklıdır. Biz İslam’ı özümsemiş bir toplumuz. Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’in Hucurat Suresi 10. Ayetinde şöyle buyuruyor: “Müminler ancak kardeştirler.”[1] İşte biz toplumsal akrabalığımızı bu mukaddes ve ilahi emirden alıyoruz. Toplumumuzun üyesi bir birey kadar dünyada kardeş sahibi, amca-dayı, hala-teyze sahibi başka bir kimse yoktur.

Bizden birisi yeni tanıştığına; “Allah’ın selamı üstüne olsun kardeşim.” Diye hitap eder. Yolda karşılaştığına “Amca nasılsın, teyze nasılsın?” diye hal-hatır sorar. Kendisinden yaşça biraz büyük bir bayanla konuşurken cümleye “Abla”, kendisinden yaşça biraz büyük bir erkekle konuşurken cümleye “Ağabey” diye başlar.

Biz su sözleri öylesine özümsemişiz ki kime neden böyle bir hitapla hitap etiğimizi dahi fark etmiyoruz. Bizim için kardeşlik, akrabalık böylesine doğal bir olgu…

İşte böylece içinde yaşadığımız toplumda her gün defalarca kullandığımız bu kelimelerin bizi Sağcı-Solcu, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayırmadan bir arada tutan küçük ayrıntılar olduğunu görüyoruz. Aslında bizim atalarımızın İslam-‘ı bize ne kadar güzel yaşattığını, özümsettiğini, ne kadar güzel miraslar bıraktığını görüyoruz.

Yüzyıllardır bizi bu topraklardan, bizi biz olmaktan koparmak isteyenlere inat akrabalığımızı ayakta tutuyoruz. Belki de artık bu kardeşliği onlara da öğretmenin zamanı gelmiştir. Çünkü çıkarcı yapıları yüzünden binlerce insanının kanını akıtan bu kavimlerin asıl sorunları; kendi içlerinde bir bağ kuramamış, kişisel çıkarların toplumsal çıkarların üzerine çıkmasına engel olamamış olmalarıdır. Onları bu hallerden kurtararak bir dünya kardeşliğine adım atmalıyız. Yani tebliğ etmeliyiz…

29/01/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Kur’an-ı Kerim Hucurat Suresi 10. Ayet

Cevhere ulaşmanın yolu

Cevher o mukaddes ışık üzerine kara bir bez örtülmüş, bir yığın pislik ve çamurla sarılmış, kalın derilerle kaplanmış bekliyor. Onun ışığını görmemen gayet normal. Onun ışığını görmen için derileri yırtmalı, o çamur ve pisliği kaldırmalı, kara bezi, kara örtüyü kaldırmalı bunları yapabilmek için gayretli olmalısın. İşte o zaman o ışığın aydınlığına ve nuruna kavuşacaksın. O cevher senin içinde gizlidir. O cevher, o ışık Mevla’dır. Mevla’ya ulaşmak için kendi içine yolculuk etmelisin. O pislik deriyi yırtmalı, çamurdan yapılmış kan, irin ve meni dolu bedeni geçmeli, şeytan isinden kararmış kalbi kaldırmalı, o isten kurtulmalısın ki o cevhere, o ışığa yani Mevla’ya kavuşabilesin.

O deriyi geçmek için; acizliğini görmen gerek, kendini küçük görmen gerek, bir kediden, bir köpekten, bir domuzdan alçak görmek gerek, bir karıncanın ayağı altında ezilebileceğini bilmen gerek, öyle yaşaman gerek.

O çamuru kaldırmak için; nefsini bilmen gerek, zavallı olduğunu bilmen gerek. Dünyaları karşısına diken bir devlet adamı, bir komutan yüz binlerce kişiye sözünü geçirebilir ama şehveti geldi mi, nefsi azdırdı mı on santimlik şeyine söz geçiremez. Bu acizliğin farkında olmak gerek.

O örtüyü kaldırmak için; acizliğini tam anlamıyla kabul ederek dua etmelisin, Mevla’ya yüzünü dönmelisin, her acizliğe düştüğünde, her nefsine uyduğunda, tövbe etmelisin. Hatta nefsin sana günah işletmediği zamanlarda bile tövbe etmelisin ki bilmeden farkında olmadan günah işlemişsindir sen bilemez, sen göremezsin çünkü sen acizlerin en acizisin. Çünkü sen zavallıların en zavallısısın.

Âlemde en üst mertebe Mevla’nın ışığına kavuşmak, onun aydınlığı ile aydınlanmak, onun dostluğuna nail olmaktır. Ne dünya nimetleri, ne ahret nimetleri O’nun ışığının aydınlığı veremez. O’nun nurunun ve cemalinin güzelliğinde olmaz. O’nun cevherine, O’nun ışığına kavuşan kişiler zavallı kişilerdir. “Ben sıfır ibn sıfır ibn sıfırım.” Diyebilenlerdir. Kibirden uzak, kibrin anlamını bile bilmeyen, bir karıncaya bile hürmet ve saygı gösteren kişilerdir. Rab’lerinden O’nun rızası dışında isteği olmayan kişilerdir. O kişiler ki bolca dua ederler ve derler ki: “Ya Rab’im bana senin rızanı ve senin hayırlı gördüğünü ver. Sen bana seni nasip et, sen nasip etmesen nefes alamam, sen nasip etmesen adım atamam, sen çok nasipkârsın bana da nasip et.

20.08.2012

Engin DİNÇ

1000 yıl sonra İslam

Değişen dünyanın değiştiricilerinden olmaya çalışan birçok âlimin bu gün ki işi Avrupa toplumlarını İslam’a davet etmek… Oysa ne kadar büyük bir hata yaptıklarının farkında bile değiller!

“Avrupa ve Amerika İslamiyetle hamiledir. Günün birinde bir İslam devleti doğuracaktır.” Demişti Said Nursi(K.S.) Evet çok haklı Avrupa ve Amerika bir gün İslam’ın en büyük kalesi olacak belki de şeriat devletleri kurulacak. Ama farkında olmadığımız şeyler var birkaç soruyla başlayalım:

 -Dün medeniyet denen kavramı bizlerden öğrenip de bu gün bize medeniyet dersi vermek isteyenler yine onlar değil mi?

-Tuvalet denen kavramı bilmez; bir poşete ihtiyacını giderip camlardan atarlarken bizim temizlik anlayışımızı görerek örnek alıp daha sonra da bizi pis gören onlar değil mi?

-Sırf yıkanmamak için parfümü icat eden onlar değil mi?

-Hıristiyanlık gibi mukaddes bir dini siyasi otoriteyi elde tutmak ve şahsi çıkarları için bölen, bozan onlar değil mi?

-Para kazanmak için Cennet’ten yer satma cüretini gösteren onlar değil mi?

Bundan bin yıl sonrasına bir göz atalım, evet gidelim demiyorum göz atalım o çağa gidip de görmeyi, o zamanlarda yaşamayı hiç istemiyorum, bir gözünüz kaysın bir bakın ve torunlarınızın neler çekebileceğin bir görelim. Ama önce bin yıl öncesine gidelim o insanlar asıl yaşamış biz nasıl yaşıyoruz ve gelecek bin yılda nasıl yaşanır onu görelim.

Bundan bin yıl öncesi Anadolu:(1012) Anadolu Hıristiyan Bizans egemenliği altında yaşıyorken 1071’de Türkler akın akın Anadolu’yu kuşatmaya başlamıştır. En büyük Türk Devleti öncelikle Avrupa Hun Devleti olmuştur. Onun bölünmesinden sonraki büyük devlet de Selçuklu Devleti olmuştur. Selçuklu İslam’a en çok hizmet vermiş ve âlim yetiştirmiş devlettir. Moğol istilası altında iken; Bahaeddin Veled, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Şems-i Tebrizi, Aslanlı Hünkâr Hacı Bektaşi Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre ve ismini zikredemediğimiz niceleri… Onların İslam’a olan hizmetlerinin binde birini bu gün yapan var mı? Yok! Demek ki her yıl bir kayıpla küçülerek devam etmiş İslam âlimliği bin yılda bir tane kalmamış…

Günümüze gelelim: H.Z. Mevlana ve Yunus Emre torunları olan bizler İslam’ı onlar kadar yaşayabiliyor muyuz? Hayır! Onların ibadet yaşamının yine binde birine sahip değiliz. Olmamakla beraber Avrupa’yı Müslüman yapma kahramanlığı peşinde koşuyoruz. Aslında İslam’a zulmettiğimizin farkında bile değiliz. Kim hakkıyla namazınız eda ediyor, kim Ramazan ayı dışında nafile orucu tutuyor, en azından pazartesi-perşembe oruçlarına kim devam ediyor? Kırk gün inzivaya çekilerek Kur’an- Kerim ile tespih ile zikir ile meşgul olmuş olan atalarımız hürmetine kaç gece iki rekât fazla namaz kılıyoruz? Bunları yerine getirmediğimiz gibi çok biliyor muşuz gibi bir de yergi peşindeyiz! Bir zikreden görsek: “Aaa şunlara bak Hû Hû diye kafa sallıyorlar…” Diyoruz. Doğru ne bileceksin Hû’nun Allah(C.C.) demek olduğunu…

Günümüzü anlata anlata bitiremem gidelim bin yıl sonrasına: Müslüman Avrupa toplumları İslam’ın emir ve yasaklarını beğenmemiştir. Zina haram, içki haram böyle olmaz diyerek Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında ortaya çıkan sahte şeyhülislamlar gibi yalan fetvalar verilmeye başlanır. İçki birkaç yudum serbest olur, kişi eğer bekâr ise ve ihtiyacı varsa kerhaneye gidebilir izinleri çıkar. Sonunda yüzlerce mezhep, binlerce şeyh dünyayı donatır. İşte o zaman yani H.Z. Muhammed(S.A.V.) ahir zaman tam anlamıyla gelmiş olur. Öyle bir hal alır ki bir kişi evinden çıkıp Kâbe’ye gitmek istese fakat giderken yol üzerindeki evliyaların(sözde) mezarlarını ziyaret etmek istese yolda ömrü biter yetişemez… O kadar çok âlim adında cahil dolar dünyamız…

Bin yıl sonrasını hazırlamak kendi elimizde, birilerini imana getirmekten evvel kendi imanımızı tam isabetli hale getirmemiz gerekiyor. Allah(C.C.) herkese iman ve irfanı nasip etmeyecektir. Biz; O(C.C.)’nun nasiplik vermeyeceği bir kimseye iman nasip edemeyiz. Yine ben geleceği görmeyen birine O(C.C.)’nun izni olmadan gösteremem. Muhakkak ki Allah(C.C.) en doğru olanı bilendir.

“Görenle görmeyen bir olmaz…” (MÜMİN SURESİ 58. AYET)

Engin DİNÇ

27/07/2012