Posts Tagged ‘hikaye’

Şarap şişesinde kızılcık şerbeti

Allah (c.c.) bizi kimseye minnet ettirmesin, utandırmasın inşAllah. Doğru ve hak olan sözü söylemekten doğruyu okuyup, doğru olanı yazmaktan alıkoymasın.

Bir kıssa ile başlamak istiyorum. Anadolu’nun kaplanı sultanların sultanı Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rumi ile toprağımızın güneşi Şems-i Tebrizi arasında geçen bir kıssa. Mevlana kaybettiği hocası, önderi, babası, her şeyi Bahaeddin Veled’in ölümü üzerine kendini kaybetmişti. Artık eksik hissediyordu kendisini, o hırçın Anadolu kartalının kırılmıştı kanatları… Şems onun bu halinden onu çıkartmak, güneşiyle onun gönlünü aydınlatmak için girmişti hayatına. Bir gün Şems-i Tebrizi Hazreti Mevlana’dan şehrin meyhanesine gidip bir testi şarap sırtlanıp getirmesini istedi. Mevlana aman etti. “Nasıl yaparım ben bu insanları hak yola davet ediyorum, haramdan uzak tutmaya çalışıyorum nasıl olur da sırtımda bir haramı taşır da dergâha getiririm?” Dedi. Şems zorladı, yapmasını istedi. Bunun üzerine Mevlana gönül dostu Şems’in isteğini halkın kendisini ayıplamasını umursamadan yaptı. Meyhaneden bir testi şarap alıp sırtlandı. Şehrin ortasından yürüye yürüye sırtındaki testi ile geçerek dergâha geldi. Bütün halk görmüştü, kınadılar, horladılar. Koskoca Mevlana, insanlara öğüt eden Mevlana sırtında içki fıçısıyla dergâha giriyor diye… Toplanıp kapısına dayandılar. Yoksa Mevlana diyerek hürmet gösterdikleri adam haramzade, günahkâr bir münafık mıydı? Ardında yüzlerce kişinin hakaret ve küfürlerini işiterek girdi dergâh bahçesine Mevlana… Şems karşıladı. Halk bunları parçalayacak gibiydi. Her biri farklı bir hakaretle hakaret ediyor, hırpalamaya çalışıyorlardı. Dervişler olanlar karşısında şaşkın ve hayretler içinde izlerken bir yandan da kızgın halkı sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Şems bir tas getirilmesini istedi dervişlerden birinden. Açtı testinin ağzını, açar açmaz öyle güzel bir koku yayılmaya başladı ki o bağrışan, hakaretler saçan kalabalık aniden ölüm sessizliğine büründü. Yavaşça doldurmaya başladı kâseyi. Akan mis gibi kızılcık şerbetiydi… Nasıl olur? Olacak iş değil! En çok Mevlana şaşırdı bu duruma. Çünkü kendisi gibi meyhaneden almıştı, sırtlayıp buraya kadar taşımıştı. Adı gibi emindi içinde şarap olduğundan nasıl olmuştu da o şarap bu yolda kızılcık şerbeti oluvermişti?

İşte böyle bizim hayatımız. Testinin içine baktığımız yok! Önyargılarımız var bizim, arkasına sığınıp her doğruya gözlerimizi kapattığımız önyargılarımız…

Yargılamalarımız var bizim! Herkes kendisini Allah’ın (c.c.) El-Adl ismi şerifine layık görüp önüne geleni yargılıyor, eleştiriyor, kınıyor, hor görüyor. Gerçeği gören göz, hor görmez. Doğruyu bilen kalp, yalanlarla buğz etmez. Bırakmak lazım testiyi içindekinin tadına bakmak lazım… Şarap ise günahı ona ama eğer şerbet ise afiyet ola.

Bizim önyargılarımız bizi o kadar eline almış ki bu yargılar yüzünden kibirlendiğimizin, egomuza destek olduğumuzun, benlik duygusunu yükseltip, bizlik duygusunu alçalttığımızın dahi farkında değiliz. Sanki herkes kötü, biz en iyiyiz! Biz en doğruyuz! Biz en dürüstüz…

Ben bu güne kadar aklınıza gelecek bütün hataları yapmış birisiyim… Haram, günah, gıybet, kalp kırma… Hepsini yapmış olmaktan bugün çok pişmanım. Pişmanım ama insanoğluyum aynı zamanda da… Bin kere tövbe etsek bir günahı yapmamak için, yine yaparız. Günahtan vazgeçemeyiz belki doğru ama bir o kadar tövbeden de vazgeçmemeliyiz. Günahı bilmek, affına yardımcı olacaktır. Günahı işleyip de günahımızdan korkmamak “Aman Allah (c.c.) nasıl olsa affeder.” Demek Maazallah bizi helak eder. Günahkâr olduğumuzu bilip ona göre amel etmeli, sanki bizde hiç suç-günah yokmuş gibi başka insanları yargılamaktan vazgeçmeliyiz.

Herkes çok iyi insan olduğunu iddia ediyor değil mi? Peki herkes iyi insansa biz neden kendimizden başka herkesi kötü görüyoruz. Her yaptığı davranışın altında bir ard niyet arıyoruz. Şimdi biz bu ard niyet arar tavrımızla iyi insan mı olmuş oluyoruz?

Kimse kötü değildir. Kötülük yapmak için kimsenin bir sebebi yok bir defa… Bir insan bana neden kötülük yapmak istesin ki, ben iyi olduktan sonra. Sen kendini düzelt, iyilik yap. Bir söz atasözü vardır: İyilik yap, iyilik bul diye. Eğer kalbimizde iyiliği yüceltir, Allah’a (c.c.) hakkıyla kul olmaya çalışır, kötü duygulardan kendimizi arındırmak için bolca dua ve ibadet edersek bir de herkese tebessüm edersek bizi herkes sever. Biz iyi olduğumuz için herkes de bize iyi davranır. Dünyaya iyilik hâkim olur.

Kılığa kıyafete bakıp bu adam dinsiz, bu adam takvalı dememek lazım… Cübbe-sarık takıyorsa ona da bu adam Allah (c.c.) dostu olabilir demeli, kot pantolon, gömlek giyiyorsa da bu adam Allah (c.c.) dostu olabilir demeliyiz.

Yüce Rabbimiz şöyle diyor: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.”[1] Yine Allah (c.c.) bir Hadis-i Kudsi de şöyle buyuruyor: “Semavat ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.”

Bakınız Allah (c.c.) kişinin kılığına göre bakar ona göre onu severim, ona göre onun yanında-yakınında olurum demiyor. Kalbine bakarım diyor. Ben her kuluma aynı yakınlıktayım diyor. “… Ne kadar az düşünüyorsunuz!”[2] Eğer Allah (c.c.) bizlerin kılığına kıyafetine bakacak olsaydı bizleri dünyaya çıplak gönderir miydi? Bizi çıplak gönderdi ve onun istediği gibi giyinmemizi, yememizi, korunmamızı emretti. Biz eğer sadık bir kul, kalben bağlı bir kul isek zaten onun istediği gibi giyindik. Örtünün dediği gibi örtündük. O bizim elbisemizin örtülü olup olmadığına, örtünürken kibirle mi örtündük, süslü olalım diye mi örtündük yoksa Allah (c.c.) rızası için mi örtündük ona baktı.

Bugün Allah (c.c.) rızası için örtünen bir kadını görünce yobaz demek, örümcek kafalı demek moda oldu. Mini etekli bir kadını görünce dinsiz demek, kâfir demek moda oldu. Allah (c.c.) hidayet versin inşAllah demiyoruz.

Beyazıd-ı Bistâmi (k.s.) cezbelendiği bir halde şöyle diyor: “Allah’ım Allah’ım (c.c.) beni kızdırma! Eğer senin ne kadar affedici olduğunu söylersem sana ibadet eden bir kişi bulamazsın!”

Bistâmi’nin şirk kokan bu sözleri Allah (c.c.) aşkıyla cezbelenmiş bir halde söylenmeseydi onun için kâfir derdim açıkça! Çünkü bu sözler açık küfürdür. Bunları bilmeden, cezbe halini yaşamadan-bilmeden bu veliye kâfir demek bizim haddimize değil.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) torunlarından İmam Cafer-i Sadık (k.s.) şöyle diyor: “Bir adamda kötü bir hal görürsen yetmiş tane iyi sebep ara, yok eğer hala daha bulamazsan da ‘benim bilmediğim bir şey vardır’ de.”

Allah (c.c.) bizi nefsimizle, şeytanla baş başa bırakmasın inşAllah! Galip çıkmamız mümkün değil.

13/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Kur’an-ı Kerim Kâf Suresi 16. Ayet (Diyanet)

[2] Bkz. Kur’an-ı Kerim Mümin Suresi 58. Ayet (Diyanet)

İçimdeki ben ile röportaj

Şimdi içimdeki ben ile olan röportajımıza başlıyoruz. Sorularımızı gündüzden hazırladık ve gece de soruyoruz.

Ben:  Sevgili İçimdeki Ben hoş geldiniz.

İçimdeki Ben: Teşekkür ederim. Hoş buldum.

Ben:  Bilindiğine göre bir hayali sevgiliniz var. Bu aslında gerçekte yaşayan bir bayana ulaşamamanın bir ürünü müdür?

İçimdeki Ben: Hayır! Tabi ki değil. Evet, gerçek yaşamda da âşık olduğum ve uğruna yıllarca gözyaşı döktüğüm bir insan var. Ama o kişi kesinlikle hayalimdeki kız ile bağdaştırılamaz.

Ben: Peki gerçek yaşamda âşık olduğunuz birisi olduğunu söylediniz. İsim verebilir misiniz? Kimdir, nasıl birisidir, biz tanıyor muyuz?

İçimdeki Ben: Soruları teker teker sorarsanız memnun olurum! Âşık olduğum kızın adını vermem mümkün değil. Çünkü onun kimliğinin açığa çıkmasını istemiyorum aksi halde ona karşı olan saf ve temiz aşkımdan bir eser kalmayacaktır. Zaten onu sadece sevmek istiyorum ona ulaşmak gibi bir amacım hiç olmayacak.

Ben: Peki neden gizliyorsunuz? Ya da şöyle sorayım neden ulaşmak istemiyorsunuz?

İçimdeki Ben: Ulaşmak istemiyorum çünkü ben ona benim olmadığı için aşığım. Bir düşünsenize her gece yastığa başımı koyduğumda onun hayaliyle; gözlerimden yaşlar akarak sızıyorum. Bir gün o hayalin benim yanımda sarılmış olması ne fena değil mi? O zaman düşünecek, gözlerimden yaş akarak beni uykuya daldıracak bir sevda olmayacak.

Ben: Sizi anlıyorum. Peki, hayali bir sevgiliniz de var peki o nasıl birisidir? Hayatta bağdaştırabileceğimiz birisi var mı?

İçimdeki Ben: Hayır! Hayatta bağdaşım kurabileceğimiz hiçbir kimseye benzemiyor. Zaten benzeseydi ona hayali sevgilim demek yerine, hayalini kurduğum kız, platonik aşkım gibi tabirler kullanırdım.

Ben: Peki, bize hayali sevgilinizi biraz anlatır mısınız?

İçimdeki Ben: Tabi seve seve. Hayalimdeki kız; altın sarısı saçları olan, elmas parıltısına sahip gözleri olan, bir-yetmiş boylarında güler yüzlü, sevimli mi sevimli bir kız. Bu güne kadar hiçbir erkek ile göz göze bile gelmemiş, konuşmamış, hayatına hiçbir erkek girmemiş. Bir koltukta otururken başı önünde, elleri dizleri arasında duran hanım hanımcık bir kız. Yanında ben olduğum zamanlar bir kedi gibi kafasını kolduk altıma sokar, sımsıkı sarılır. Bir kelimeyi bana asla ve asla ikiletmez. Gözünün önüne benden başka kimsenin hayali gelmez. Nasıl oturup kalkacağını, saygıyı, edebi çok iyi bilir. Yüreğindeki iyilik bir gül kokusu olup bütün bedenine yayılmıştır. Pak, bembeyaz ve pürüzsüz bir teni vardır…

Ben: Anlata anlata bitiremiyorsunuz. Anlaşılan ona karşı olan sevginiz çok büyük. Peki, gerçekte âşık olduğunuz kıza gerçekte ulaşmak istemediğinizi söylediniz. Peki, hayalinizdeki kıza gerçek dünya da rastlasanız birlikte olmak ister misiniz?

İçimdeki Ben: Dediğim gibi bu bir hayal. Daha ben dünya üzerinde bu davranış, edep ve terbiyede bir kıza rast gelmedim. Tabi ki daha hiçbir erkekle aşk ilişkisi yaşamayan kızlar da var ama o kızlar benim hayalimdeki sevgilime yüzde elli dahi yaklaşamıyorlar. Ama eğer bir gün olur da; yani bir imkânsız gerçekleşir de böyle bir kız gerçekte karşıma çıkarsa ona ömrümü adamaya hazırım.

Ben: Peki biraz da siyaset sormak istiyorum konumuzun dışında ama hangi yöne yakınsınız? Genel de sizi Kemalist-Milliyetçi olarak biliyoruz ama?

İçimdeki Ben: Röportajın bitme zamanı gelmiş sanırım!

Ben: Peki, Ben olarak teşekkür ederim.

İçimdeki Ben: Bende İçimdeki Ben olarak teşekkür ederim. Hayırlı günler.

Ben: Siz de hayırlı geceler efendim.

Hoşgörü

“Adamın biri bir gün kumardan bir inek kazanır. Fakat bir süre sonra kendi kendine şöyle der: “Yahu ben nasıl müminim kumar oynadım, haram yiyorum tövbe etmeliyim.” Bunun üzerine tövbe eder ve kazandığı ineği de bir yere bağışlamak ister. Bu fikirle Hacı Bayram-ı Veli’ye gider:

-Ey Bayram-ı Veli ben bu ineği kumardan kazandım ama bunu da ne yapacağımı bilmiyorum sana bağışlamak isterim dergâhında kullanırsın…

Bunun üzerine Bayram-ı Veli:

– Ben dergâhıma haram kabul etmem.

Diyerek adamın getirdiği ineği reddeder. Adam bu sefer de ineği H.Z. Mevlana’ya götürür.

-Mevlana ben bu ineği kumarda kazandım. Ama sonradan da tövbe ettim şimdi de ziyan olmasını da istemiyorum senin dergâhına bahşetsem kabul eder misin?

H.Z. Mevlana verdiği ineği kabul eder. İnsanoğlu o ya Mevlana’nın bu ineği kabul etmesinden ve Bayram-ı Veli’nin ise reddetmesinden dolayı sorar:

-Ey Mevlana ben bu ineği daha önce Bayram-ı Veli’ye de götürdüm ama o haramdır deyip kabul etmedi ama sen kabul ettin. Peki, o kabul etmezsen sen neden kabul ettin?

H.Z. Mevlana:

-Bu inek haramdan gelmiş bir leştir. Bayram-ı Veli ise şahin gibidir leşe bakmaz, avcıdır; avlar. Biz ise onun yanında sinek gibiyiz ancak leşe konarız.

Bu cevabı alan adam bu sefer de Bayram-ı Veli’nin yanına gider ve aynı soruyu ona da sorar:

-Ey Bayram –ı Veli sen ineği almadın ama ben onu H.Z. Mevlana’ya götürdüm o kabul etti.

Bunun üzerine Bayram-ı Veli şöyle cevap verir:

-O ki Mevlana’dır. Onun hoşgörüsü okyanus gibidir bizim ki ise bir bardak su kadardır. Bizim bardağımıza sinek düşse bulanırız. Fakat onun okyanusuna inek düşse görünmez…”