Posts Tagged ‘allah’

Darbe Günlüğüm

Halk-Özel-Harekat-HÖH

İnsana “Bu nasıl bir imandır?” sorusunu sordurtan o muhteşem milletin bir mensubu olarak o hain gecenin göbeğinde kendisini bulmuş bir adamın biraz hüzün, biraz kızgınlık ve en çok da onur duygusu dolu yazısıdır bu…

Ankara’dan İstanbul’a doğru saat 16:00’da hareket edeceğim. Daha ilk dakikalardan itibaren eğlenceli bir yolculuk olacağını düşünmeye başlamıştım. Polis, bomba imha ekibi ve sinyal kesici araçla peronlara girmişti. Hayretle olan biteni izliyordum. Şüpheli bir paket fünye ile patlatılacaktı. Beni uğurlamaya gelen nişanlıma “Cam kenarından uzak dur fünye basıncıyla camlar kırılabilir!” dememe kalmadan bir kadının avazıyla irkildik “Ne yapıyorsunuz çantama?” diye bağıran kadının çantasıymış meğer, unutmuş… Şüpheli paket imhası bir anda komedi oyununa döndü, kadın ispatlamaya çalışıyor, polis ikna olmaya çalışıyordu. Tüm bu yaşananlar sadece beş dakika sürdü. Beş dakika gecikmeli olarak İstanbul’a doğru harekete geçtik. Bir numaralı koltukta olmanın güzelliğiyle yolu izleye izleye gidiyordum. Tahminen saat 22:00’da Esenler’de Büyük İstanbul Otogarı’nda olacaktık.

Dudullu’daki yolcularımızı bırakıp tekrar Esenler’e doğru hareket ettik bir süre yol gittik köprü girişine yaklaştığımızda garip hareketlilikler olduğunu sezdik, ilk önce trafik kazası olduğunu düşünüyorduk. Bende trafik kazası mı acaba diye internette gezinirken askerin köprüyü kestiğini öğrendim. İlk bilgiler 11 Eylül’de Amerika’da olduğu gibi bir terör saldırısı ihtimaliydi. Köprü ondan kesilmiştir diye düşündü yolcular ama bana garip gelen ise İstanbul’a giriş yönü kapalı fakat çıkış yönü açıktı. Madem saldırı ihtimali mevcut o zaman iki yön de trafiğe kapatılmalıydı. Hadi diyelim ki bu terör saldırısıydı peki bu şehrin polisi varken askere ne oluyordu? Bu resmen bir darbe eylemiydi ama anlayacaktık, yolculara bir şey diyemedim. Muavini yanıma çağırıp “Bu ciddi bir iş merkezi bir arayıp sorun!” dedim…

Bir süre sonra telefonum çaldı, nişanlım arıyordu. Durumu anlattığımda o da Ankara’da jetlerin havalandığını ve alçak irtifa ile evlerin üzerinde gezindiğini söyledi. Korkmuştu. Telefondan dahi jetlerin seslerini duyuyordum. Nişanlım; “Sürekli patlamalar oluyor, bir şey mi oluyor?” diye korkulu bir sesle bana soruyordu. Durumu bende tam anlamış değildim. Sadece diğer yolcuların duymasını engellemek için elimle ağzımı kapatarak sessizce; “Camlardan uzak durun bu bir darbeye benziyor.” Dedim. Telefonu kapattıktan sonra Hava Kuvvetleri’nde görevli bir yakınımı aradım. Durumdan haberdar olmadığını söyledi. Dakikalar sonra tüm niyetler anlaşılmış, darbe girişimi Başbakan’ın da açıklamasıyla netleşmişti. Karşımızda eli silahlı asker göz göze bekliyorduk. Bir süre sonra köprünün diğer tarafı da trafiğe kapatıldı. Şaşkın bakışlarımız arasında dört tank yan yoldan ters istikamete doğru ilerleyerek önümüze dizildiler.

Telefonum tekrar çaldı. Nişanlım korkulu bir ses tonuyla “Ankara’da çok büyük patlamalar olmaya başladı!” diyordu. Jetlerin sesleri telefona kadar geliyordu. Ankara’da ki evimiz TBMM’ye çok yakındı. Telefonu kapatıp sosyal medyada canlı yayınları takip etmeye başladığımda şaşkınlığım biraz daha arttı. Türk askeri TBMM’yi vuruyor, yolda ki insanlara helikopterler ile ateşler açılıyordu. Bunlar Türk askeriydi! Bu nasıl Türklük bu nasıl askerlik onuruydu?

Güldüm bir an kendi kendime. Bu benim silahların arasında kaldığım kaçıncı olaydı diye… Zaman geçsin diye bazen internete bakıyor bazen kahve içiyordum. O sırada araç radyosundan ilan okunmaya başlandı. TRT Radyo’da darbe yapıldığı açıklanıyordu. Yolculardan isyan edenler, ağlayan kadın ve çocuklara baktım. Fakat sakin olun bu gerçek değil desem de “Nasıl değil okunuyor işte…” yakınmaları geliyordu. Oysa ben haber almıştım üç-beş askerin zorlamasıyla bu ilan yapılıyordu. Tamamen hür iradeli bir haber ve bildiri değildi.

İnsanlar hem korkuyor hem de beklemekten acıkanlar, tuvaleti gelenler sabırsızlanıyorlardı. Asker ise kılımızı kıpırdatmamıza izin vermiyordu. Bende aynı durumdaydım. Biraz zaman geçer ümidiyle bir şeyler okumaya başladım. Gözüme Saff Suresi 13. Ayet takıldı. Onu görünce parmağımdaki yüzüğüme baktım, tebessüm ettim. Bu iş gece 03:00’da bitecek dedim içimden…

Aynı şeyi Facebook profilime de yazdım. “Saat 03:00’a kadar tüm darbe girişimi yapanlar kışlalarına dönecekler. Sabaha da cezalar verilmeye başlanacak… Bu darbe girişimi böyle biter! Halk kazanacak!”

Beklemek çok uzayınca artık araçlardan inen insanlar askerlerin yanına doğru yürümeye başladılar. Askerler silah doğrultarak “Can güvenliğiniz için uzaklaşın, bu bir sıkıyönetimdir.” Diyorlardı. Benim askerim bana “Can Güvenliğin” için ve “Sıkıyönetim” kelimelerini kullanıyordu. İnsanlar önce sakince konuşarak ikna yöntemini denediler. “Komutanım…” kelimesiyle cümleye giren vatandaş; “Açın yolumuzu çoluk çocuk aç perişan olduk!” diyordu. Fitil ateşlenmişti, patlaması uzun sürmedi. Halka silahı çevirip namluya mermiyi süren askerler bunu yaptıklarına pişman olacaklardı. Bir kısmı tankların içine gidip saklanmaya başladılar. Bir kısmı sorunun fehametini çabuk sezdi ve emniyet güçlerine silahlarıyla birlikte teslim oldular. O teslim olan erlerden bir tanesi dahi tek tokat yemedi.

Saat 01:00’da geldiğinde köprü girişinden karşı şeride geçmeyi başaran araç hızla Dudullu tesislerine dönme kararı aldı. Köprü iyice karışmış, insanlar tanklarla ezilmiş, ambulanslar aranıyor, sağlıkçılar aranıyordu. Can çekişerek ölen insanlar, ilk anda tank paletleri altında parçalanmış bedenler ve onların çığlık çığlığa ağlayan eşlerini görmek o kadar ızdırap vericiydi ki sonraki günde dövülen asker haberleri beni hiç üzmedi. Kanunsuz emir dinlenmemeliydi. Evet, ben vicdanlı bir adamım ama o an vicdandan eser kalmıyor, korkudan da… Çatır çatır kurşun sıkan askerin karşısında “O mermin bitecek, vur vur göğsüme sık!” diyen insanların cesaretleri tamamen delilikti. Mikron korku hissetmiyorduk!

Dudullu’ya vardığımda gözlerimin önünden gitmeyen görüntüler bir yandan, benim yolda olduğumu öğrenen arkadaşların aramalarıyla susmayan telefon bir yandan yormuştu beni… Hemen motosiklet ile olduğum yerden alındım. Kalanlar ne yaptılar bilmiyorum ama hiçbir araç yoktu. Servis, taksi hiçbir şey…

Gecenin geç saatine kadar uyuyamadım. Cuntacıların sosyal medya timi çoktan iş başına geçmiş eski trafik kazası görüntülerini, PKK’nın sosyal medya hesaplarındaki eski paylaşımlarını alıp bir güzel montajlayıp halka servise başlamışlardı bile…

Meydanda kanlarını dökenlerin, canlarını verenlerin evde bıraktıklarını kandırmaya çalışanlara, çocukla babayı düşman etmeye çalışanlara izin vermemek gerekiyordu. Tüm bilişim bilgimi bu yönde kullanmaya karar verdim. Ulaştığım tüm kaynakların orijinallerini paylaştım, paylaşılmasını sağladım. Darbeyi öven kişileri tespit edip ekran görüntüsü ve bağlantı adresiyle birlikte gerekli birimlere ilettim. Tekrar da yaparım. Ülkemizi her yerden bölmeye çalışanlara izin verecek değiliz.

Ortalık durulduktan sonra sosyal medya üzerinden halkı galeyana getirmeye çalışanların teker teker tespit edilerek haklarında vatana ihanet başta olmak üzere birçok konuda dava açılmalıdır. Tabiri caizse sürün sürün süründürülmeliler.

Bu vatan hepimizin yarın da bugün bize dost görünenler bu ve benzeri kalkınmalara girişenlerse en doğru cevabı vermemiz lazımdır. M. K. ATATÜRK’ün “Gençliğe Hitabesi”nde söylediği gibi “İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!”… İşte bugün sokaklardaki binlerce vatansever sonlarını hiç düşünmediler… Asıl demokrasi sevdalıları sokaklarda iken kendilerini Kemalist ve demokrat olarak tanıtanların çoğu ise darbe girişimine tiyatro diyerek hala hainleri destekliyorlar… Onlar için yazıklar olsun demekten başka bir şey gelmiyor elimden…

Şehitlerimizin mekânları cennet olsun. Allah (c.c.) yar ve yardımcımız olsun inşAllah…

16.07.2016

Engin DİNÇ

İçimizi Boşaltıyorlar

Tapinak-sovalyeleriSevgili kalpdaşlarım, sosyal medyayı sürekli takip eden birisiyim. Son günlerde sosyal medyada bazı sayfa ve gruplar kurarak örgütlenen ya da örgütlenmiş gibi görünen kimi kişiler, sadeleştirilmiş din adı altında mukaddes dinimizin içini boşaltma, insanların akıllarını bulandırma çabaları içine düştüğünü görüyorum. Bu kişiler kurdukları sayfalar ile Peygamberi yok, hadisleri yalan, ilmi, fıkhı gereksiz sayarak sadece Kur’an-ı Kerim ile her şeyin tamam olduğundan bahsederek akılları bulandırıyorlar. Evet, Kur’an-ı Kerim eksiksiz, her şeyi içinde bulabileceğimiz derecede tamamlanmış ve Yüce Yaratıcımız Allah-u Teâlâ’nın indirmiş ve iman etmemizi emretmiş olduğu son mukaddes kitabımızdır. Bundan şüphe duymak bizi din çerçevesi dışına iter. Yalnız bir ayrıma da ihtiyacımız var ki Kur’an-ı Kerim’e ne kadar bağlı isek, O mukaddes kitabı bize öğreten Hazreti Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e de o kadar bağlı olmalıyız. İlmi yok sayan bu kişiler; bilmiyorlar ki Kur’an-ı Kerim tek başına bir ilim kitabıdır. Tüm pozitif bilimleri bünyesinde barındırır…

Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’i sevenleri O’na tapınıyor diyerek dinsizlikle suçlayan bu kişilere güzel bir cevap vermenin vacip olduğunu düşünüyorum.

Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem bize öğretici, öğretmen ve örnektir. Biz Müslümanlar İslamiyetin tam olarak nasıl yaşanılması gerektiğini Hazreti Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’den öğrendik ve O’ndan öğrendiklerimizi tatbik ederek Mukaddes dinimiz İslam’ı bir buçuk asırdır hayatta tutuyoruz ve Yüce Allah Celle Celaluhû da izin verdikçe ayakta tutacağız. Peygamber Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’in bizlere örnek olarak görevlendirildiği mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi 21. Ayet – Diyanet İşleri Başkanlığı Meali) Görüldüğü üzere Resulullah Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’in bizler için bir örnek teşkil ettiğini ve O’nun yolunda gidilmesi gerektiğini bu dini arındırmaya çalışanların tek kaynak olarak kabul ettikleri ve bizimde ilelebet kabul ettiğimiz hakiki kaynak olan Kur’an-ı Kerim emrediyor. Onlar Kur’an-ı Kerim okumakta samimi olsalardı bu ayeti ve bunun gibi onlarca ayeti kerimeyi yok saymazlardı. Allah-u Teâlâ Celle Celaluhû mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e itaat etmemizi bize şu ayeti kerimesiyle de emrediyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa Suresi 4. Ayet – Diyanet İşleri Başkanlığı Meali)

Allah-u Teâlâ Celle Cellaluhû’nun Kelam-ı Kadim olan kitabımız Kur’an-ı Kerim’inden daha onlarca delil gösterebilirim fakat bu konuyu uzatmak olur, maksadım bu sayfaları ve bu grupları kuranların aslında kimlerden oluştuğunu ifşa etmektir.

Sevgili kalpdaşlarım, bakınız ülkemizin son günlerde gerek ekonomik, gerek askeri yükselişi ve Türk ırkının güçlü yapısı yüzyıllardır kıskanılan ve çelme takılmaya çalışılan bir özelliktir. Bu sebepten dolayı Çanakkale’de kan döken zihniyet oradaki mağlubiyetlerini toptan, tüfekten değil bu milletin yüreğindeki imandan aldıklarının farkına vardıkları günden itibaren bu milleti özünden ve dininden uzaklaştırmak için azami gayret sarf etmekte, bu iş için milyonlarca dolar harcamakta, bu yolca can alıp can vermektedirler. Bu yükselişe bir dur demek isteyen Selahattin Eyyubi’nin, kellelerini vurup Kudüs’ü ellerinden aldığı Tapınak Şövalyeleri bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin bünyesinde Central Intelligence Agency (CIA) olarak varlıklarına devam etmektedirler. Bunların yeni kurgularından bir tanesi de ülke içinden birkaç ilahiyatçıyı satın alarak istedikleri yönde fetva vermelerini sağlamak ve o ilahiyatçılara inanan cahil kimseleri kendi istedikleri gibi yönetmektir. Bu kurgularını da kısmen başarmışlardır ki bugün sosyal medyada bu tarz gruplar ve sayfalar ortaya çıkmıştır. Sadece bu yöntemle değil özellikle çocukların zihinlerini kontrol etmek amacıyla tablet oyunları, bilgisayar oyunları geliştirerek bu oyunları ücretsiz dağıtarak da yapıyorlar. Bu oyunlar için ne kadar mühendislik, stüdyo ve benzeri masraflar yapıldığını tahmin edersiniz fakat buna rağmen ücretsiz dağıtılması sizi de şüphelendirmiyor mu? Bu oyunlar sayesinde çocuklar hatta gençler ve git gide tüm insanlık birer tablet bilgisayar ve akıllı telefon bağımlısı haline getirildi. Ülkemizde yayınlanan oyunların da arka planına yerleştirilen görsel ve sesler ile bilinçaltı (Subliminal) mesajları verilerek çocuklarımızın alt belleklerine sapıklık, seks, dinsizlik, inancın gereksiz olduğu, kültürün gereksiz olduğu, anne-babayla seks yapılmasının normal olduğu gibi telkinler verilmektedir. Bu durum 10-15 yıl sonra karşımıza; çocuğumuzun tecavüz suçu işlemesi, ateist ya da deist olması, ayıp anlayışının olmaması gibi sonuçları getirebilir.

Ülkemiz üzerinde oynanan bu ve benzeri oyunlara karşı uyanık olmalı, çocuklarımızı itikatlı ve iman çerçevesi içinde Kur’an-ı Kerim’e ve Resulullah Sallallahû Aleyhi ve Sellem’e itaat eden çocuklar olarak yetiştirmeliyiz. Biz zaten böyleydik, bir şekilde yok edilmeye başlandık, dirilmeliyiz!

Bu diriliş hareketi için ülkemizin en üst kademesinde görev yapan mülki ve idari amirlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Eğer diriliş hareketlerine desteklerinde tam ve samimi iseler; televizyon kanallarında çıkarak çıplak kadınlarla dans edip sonra da fetva veren, sosyal medya ajansları sayesinde milyonlarca kişiye yalan haber ve yalan fetva yayan kişilere en kısa zamanda dur demelilerdir! Bu kişilerin ekonomik kaynaklarını kesmeli hatta bu kişilerin en ağır cezalarla yargılanmasını sağlamalılardır.

Engin DİNÇ

24.06.2016

Allah’a (c.c.) borç vermek

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Bir dua: Allah (c.c.) rızkınızı arttırsın, öyle zengin olun ki Allah’a (c.c.) borç verin. Eğer zengin olup da Allah’a (c.c.) borç veremezseniz burnunuz yerde sürtünsün. Sabahtan akşama kadar aç kalın inşAllah…

Bu duayı okuyan kişi bu adam dua mı etmiş, beddua mı etmiş diyebilir. Bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir mi, bu adam nasıl konuşmuş böyle diyebilir. Şimdi akıllara takılacak tüm sorulara cevap bulalım.

Bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir. Cenab-ı Hak Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de şöyle buyuruyor: “Kimdir o, Allah’a güzel bir borç verecek olan ki, Allah da onun verdiğini kat kat artırsın ve onun için şerefli bir mükâfat da versin.”[1]Anlaşılacağı üzere bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir. Bunu da şöyle yapar. Allah (c.c.) bize verdiği rızkın içine başkalarının da hakkını gizlemiştir. Kim kendi kazandığından bir fakire verir ise, o verdiği para onun elinden gitmez. Çünkü Allah-u Teâlâ kişinin verdiği o parayı misli ile o’na iade eder, o kişinin ya rızkını arttırır, ya bereketini arttırır ya bir günahına kefaret kabul eder ya da o’nu başına gelecek bir kazadan-beladan korur. Ayet-i kerime de geçen Güzel borç’tan kasıt ise kişinin helal kazancından infak etmesidir. Kişi kazandığı ve kendisinin de ihtiyacı olacak olan para veya maldan vermelidir ki Allah (c.c.) o verdiğini borç olarak kabul etsin ve kendisine misli ile iadesini yapsın. Hırsızlık yaparak başka insanlara yardım eden birisinin Allah’tan (c.c.) daha fazla para ya da mal beklemesi nafiledir. Çünkü Allah (c.c.) haram olanı kabul etmez. İşte duanın bu bölümünden kasıt kişinin bolca kazanarak bu kazandığının zekâtını vermesidir.

Duanın devamında “Burnunuz yere sürünsün” dediğimi de şöyle açıklayabilirim: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir keresinde minbere çıkarken, her adımda âmin dedi: Bir adım çıktı, “Âmin…”; bir adım daha çıktı, “Âmin…”; bir adım daha çıktı, “Âmin…”

Hutbesi bittikten sonra: “Ya Rasûlallah! Minbere çıktığınız zaman âmin dediniz, her adımınızda bunu neden söylediniz?” diyerek sebebini sordular.

Buyurdu ki: “Cebrail (a.s.) üç dua etti,  ben de onlara âmin dedim.”

– Birisi: Cebrail (a.s.): “Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat, (onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa ona yazıklar olsun, burnu yerde sürtünsün!” dedi, ben de âmin dedim.”

– İkincisi: Cebrail (a.s.): “Sen peygamber olarak bir insanın yanında anıldığın zaman, sana salât-u selâm getirmezse; ona yazıklar olsun. Onun burnu yerde sürtünsün!” dedi.  Ben de ona âmin dedim.”

– “Üçüncüsü: Cebrail (a.s.): “Ramazana eriştiği halde bir insan, ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah’ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah’ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula! Burnu yerde sürtünsün!”‘ diye dua etti.  Ben de ona âmin dedim”[2]

İşte bu hadis-i şerifte Cebrail’in (a.s.) dualarında “Burnu yerde sürtünsün” sözünden bahsi geçen ise kişinin yanlış yolda ise doğru yolu bularak Allah (c.c.) huzurunda yere eğilmesi, secde etmesidir. Bir kişi namaz kılarken yüzünü yere değdirdiğinde burnu yere değer/sürtülür. Bu duamızdaki kasıt da budur. Eğer bir kimse zekât verecek kadar zengin değilse de namazını kılmakta eksiklik göstermesin.

Duanın sonunda “Sabahtan akşama kadar aç kalın” demekten kasıt da kişi eğer zekâtını verecek kadar zengin değil ise de farz olan namazını kılsın ve yine farz olan orucunu tutsundur. Çünkü bir Müslüman için zekât vermenin belli şartları varken namaz kılmanın ya da oruç tutmanın şartları yok denecek kadar azdır. Zekâtın farz olması için en az 80 gram altın olması şart iken namazda ve oruçta böyle bir koşul söz konusu değildir. Sözün kısası zekâtı verirken kişi param yok veremem bahanesini sunabilirken namaz ve oruç için bu bahaneyi sunamayacaktır, sunmamalıdır da…

Allah (c.c.) hayırlı dualarımızı ve ibadetlerimizi kabul ve makbul eylesin inşAllah…

04/09/2014

Engin DİNÇ

KAYNAKLAR

[1] Hadid Sûresi 11. Ayet

[2] Hadis-i Şerif: Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998, Riyad- 1/338;   Taberanî-evsat- h. no: 8994; Bezzar, h. no: 1405; Mecmau’z-zevaid, 10/164 Kaynak Site: http://www.sorularlaislamiyet.com/soru/188403/peygamberimizin-cebrail-yaptigi-uc-duaya-amin-dedigi-soyleniyor-bu-dualar-nedir

Cevhere ulaşmanın yolu

Cevher o mukaddes ışık üzerine kara bir bez örtülmüş, bir yığın pislik ve çamurla sarılmış, kalın derilerle kaplanmış bekliyor. Onun ışığını görmemen gayet normal. Onun ışığını görmen için derileri yırtmalı, o çamur ve pisliği kaldırmalı, kara bezi, kara örtüyü kaldırmalı bunları yapabilmek için gayretli olmalısın. İşte o zaman o ışığın aydınlığına ve nuruna kavuşacaksın. O cevher senin içinde gizlidir. O cevher, o ışık Mevla’dır. Mevla’ya ulaşmak için kendi içine yolculuk etmelisin. O pislik deriyi yırtmalı, çamurdan yapılmış kan, irin ve meni dolu bedeni geçmeli, şeytan isinden kararmış kalbi kaldırmalı, o isten kurtulmalısın ki o cevhere, o ışığa yani Mevla’ya kavuşabilesin.

O deriyi geçmek için; acizliğini görmen gerek, kendini küçük görmen gerek, bir kediden, bir köpekten, bir domuzdan alçak görmek gerek, bir karıncanın ayağı altında ezilebileceğini bilmen gerek, öyle yaşaman gerek.

O çamuru kaldırmak için; nefsini bilmen gerek, zavallı olduğunu bilmen gerek. Dünyaları karşısına diken bir devlet adamı, bir komutan yüz binlerce kişiye sözünü geçirebilir ama şehveti geldi mi, nefsi azdırdı mı on santimlik şeyine söz geçiremez. Bu acizliğin farkında olmak gerek.

O örtüyü kaldırmak için; acizliğini tam anlamıyla kabul ederek dua etmelisin, Mevla’ya yüzünü dönmelisin, her acizliğe düştüğünde, her nefsine uyduğunda, tövbe etmelisin. Hatta nefsin sana günah işletmediği zamanlarda bile tövbe etmelisin ki bilmeden farkında olmadan günah işlemişsindir sen bilemez, sen göremezsin çünkü sen acizlerin en acizisin. Çünkü sen zavallıların en zavallısısın.

Âlemde en üst mertebe Mevla’nın ışığına kavuşmak, onun aydınlığı ile aydınlanmak, onun dostluğuna nail olmaktır. Ne dünya nimetleri, ne ahret nimetleri O’nun ışığının aydınlığı veremez. O’nun nurunun ve cemalinin güzelliğinde olmaz. O’nun cevherine, O’nun ışığına kavuşan kişiler zavallı kişilerdir. “Ben sıfır ibn sıfır ibn sıfırım.” Diyebilenlerdir. Kibirden uzak, kibrin anlamını bile bilmeyen, bir karıncaya bile hürmet ve saygı gösteren kişilerdir. Rab’lerinden O’nun rızası dışında isteği olmayan kişilerdir. O kişiler ki bolca dua ederler ve derler ki: “Ya Rab’im bana senin rızanı ve senin hayırlı gördüğünü ver. Sen bana seni nasip et, sen nasip etmesen nefes alamam, sen nasip etmesen adım atamam, sen çok nasipkârsın bana da nasip et.

20.08.2012

Engin DİNÇ