Makam düşkünlüğü

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Nefis insana gizli oyunlar oynamaktadır. Öyle ki insan bu oyunların bazılarını görebilirken bazılarını ömrü boyunca görememektedir. İşte bu oyunlardan bir tanesi de makam düşkünlüğüdür. Her insanda iki çeşit makam düşkünlüğü bulunur;  bunlar maddi makam düşkünlüğü ve manevi makam düşkünlüğüdür.

MADDİ MAKAM DÜŞKÜNLÜĞÜ

İnsanların en fazla düştüğü nefis oyunlarından bir tanesidir. Nefsin bu oyunu çoğu zaman gözle görülen ve fark edilen bir oyundur. Öyle ki kişi benliğini tatmin etmede güçlük çekerek gerek para hırsı gerekse başka insanlardan hürmet görme hırsından dolayı bu oyuna düşer. Sahip olduğu işten daha iyi bir işe sahip olmak için kul hakkını gözetmez, Allan’ın (c.c.) din hususunda emirlerini yerine getirmek için vakit harcamak yerine bu zamanı maddi makamda yükselebilmek için harcar. Allah’ı anmadan geçen her an kalbin ölümüne giden bir yoldur. Allah’ı anmak için harcayacağı zamanı daha fazla makam ve mevki hırsıyla geçirmek kalbi öldürür. Bu tarz kişilerde bu durum bir süre sonra karakter halini almaktadır. Öyle ki bu haslete sahip kimselerde; ego, kibir, kapris, büyüklenme, küçük görme gibi ahlaka uymayan davranışlar gözlenir. Bu hallere sahip insanlar başka insanlara da agresif davranır ve kalplerini kırarlar. Dini incelikten uzak kalırlar ve yaptığının günah olup olmadığını dahi düşünmeden bu davranışı sergilerler. Her ne kadar istenmez davranış biçimlerini sergileyen kimseler olsalar da onların bu hali gözle görülebilir ve engellenebilirdir.  Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmaktadır: “Her kim de işlediği zulmünün arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse kuşkusuz, Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edicidir.”[1]

MANEVİ MAKAM DÜŞKÜNLÜĞÜ

İşte üzerinde derince durulması gereken en tehlikeli konu budur. Çünkü nefsin bu oyunu gözle görülemeyecek kadar sinsi ve varlığını itiraf ettirmeyecek kadar gizlidir. Kendisini maddi makamlar elde etmek üzere değil de manevi makam elde etmek için geliştiren, ilim öğrenen fakat ilim ile amel etmek yerine bu ilmiyle insanların kendisine sevmesini ve saygı duymasını sağlayan kişiler nefsin bu oyununa düşmüş kişilerdir. Günümüzde kendisini (hâşâ) peygamber ve mehdi ilan eden kişilerin halleri bu duruma örnek teşkil etmektedir. Çünkü önceden ilim öğrenen ve öğrendiği bu ilmi de başkalarına anlatan kişilerin bu güzel huy ve ahlakından dolayı etrafında insanlar toplanmaya başlarlar. İşte insanların etrafına toplanması, hürmet göstermesi kişinin yolundan sapmasına, sapkınlığa düşmesine neden olur.

Hasan-ı Basrî (k.s.) bir gün dışarıya çıktığında bir grup insan ona olan saygılarından dolayı peşine takılmışlardı. Hazret onlara dönüp bir ihtiyaçları olup olmadığını sordu ve sözlerine şöyle devam etti: “Eğer bir ihtiyacınız yoksa gelmeyin. Çünkü böyle bir durum, müminin kalbini alt üst eder.”[2]

İşte gerçekten Allah (c.c.) katında makamı yüksek olan kişi Hasan-ı Basrî’nin (k.s.) davrandığı gibi davranır ve riyaya düşmekten korkar. İnsanların peşinden gelmesinden, o’na hürmet etmesinden, o’na hediyeler vermesinden korkar ve çekinir. İlim sahibi olup da insanların kendisine hürmet göstermesinden zevk alan kişi ayrıca din içine de nifak tohumları eker.

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim de bu kişileri şöyle tarif etmektedir:

“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.”[3]

“Hayır hayır! Siz dünyayı çok seviyor, ahireti ise unutuyorsunuz.”[4]

Gerçekten Allah (c.c.) katında yükselmiş olan kişiler insanların kendilerine hürmet etmesinden çekinerek, böyle davranışlara maruz kalmamak için çoğu zaman hicret etmeyi tercih etmişlerdir. Allah (c.c.) bizleri de salih âlimlerden eylesin inşAllah…

29/08/2014

Engin Dinç

KAYNAKLAR

[1] Maide Sûresi 39. Ayet

[2] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 243

[3] A’lâ Sûresi 16.17. Ayetler

[4] Kıyamet Sûresi 20.-21. Ayetler

Öfke, kin ve Haset

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Her insanda yaradılıştan kaynaklanan bazı duygular mevcuttur. Bu duyların bazılarının fazlası bize zarar vermektedir. Zarar verici bu duyguların başında öfke, kin ve haset gelmektedir. Allah (c.c.) öfkelenen kimi insanları ayıplarken kimi insanları da övmektedir. Bu iki zıt tavrın neden alındığı ise şöyle açıklanabilir:

Bize bu mukaddes dini bildiren Peygamber Efendimiz de (s.a.v.) her insan gibi öfkelenirdi. Oysa öfkenin ne kadar kötü bir hal olduğunu da “Öfke muhakkak şeytandandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürülür. Biriniz kızdığınızda su ile abdest alın.”[1] hadis-i şerifi ile anlatmaktadır. Resulullâh’ın (s.a.v.) öfkelendiği bir hali Hazreti Ali (r.a.) şöyle anlatmaktadır: “Onun gazabı kendisi ve dünya için değil, hak için olurdu. Hak yerine gelinceye kadar da gazap geçmek bilmezdi.”[2]

Öfke, yerinde ve kullanılması gerekmedikçe kullanılmaması gereken bir haldir. Eğer ki bir kafir Allah’a (c.c.) O’nun (c.c) Resullerine ve Kanunlarına karşı bir hakarette bulunursa o kişiye sınırları çerçevesinde öfkeli davranmak münasiptir. Aksi hallerde kişinin nefsi için öfkelenmesi, dünya malı için başka kimselerin kalbini kırması, hatta bunu severek ve isteyerek yapması hem büyük günah hemde Müslümanlığa zarar verici bir davranıştır. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim de Mümini tanımlarken şöyle buyurmaktadır: “Öfkelerini yutarlar.”[3]

Yine bir zat Resulullâh’a (s.a.v.) gelip bir nasihat istemiştir. Resulullâh (s.a.v.) de kendisine: “Öfkelenme” diye buyurmuştur.[4] Yine Abdullah İbn-i Mesud’tan (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şerifte “Gerçek pehlivan, başkasının sırtını yere getiren değil, öfkelendiğinde nefsine hakim olabilendir.” Buyurmuştur.[5]

Büyük İslam alimleri de öfkenin zararlarını her vakit dile getirmişlerdir. Büyük İslam alimlerinden Mevlana Celâleddin-i Rûmi (k.s.) şöyle buyurmuştur:

“Öfkeyi, şehveti, hırsı terk etmek erliktir. Bu peygamberlik damarıdır.”

“Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti, demektir.”

“Ateşin burada nasıl insanları yakarsa, ondan meydana gelen eser de orada seni yakar”

Yine Hasan-ı Basrî (k.s.): “Ey ademoğlu! Hiddetle yerinden sıçradığın zaman, Cehennem’e düşecek şekilde oturmandan korkulur.” Buyurmuştur.[6] İslam dünyasının halifesi Hazreti Ömer (r.a) de valisine yazdığı bir mektupta: “Öfkelendiğin anda herhangi bir kimseye ceza uygulama. Öfken geçinceye kadar onu hapset. Öfken geçtiğinde adamı hapisten çıkar. Hiçbir zaman on beş sopadan fazla vurma.” Şeklinde talimat vermiştir.[7]

ÖFKEYE HAKIM OLMA VE ÖFKEYI YENME

Bir kimse öfkelendiği zaman öncelikle kendisi için dua etmelidir. Rabbine; sakin olabilmek, şeytanın oyununa gelmemek için dualar etmelidir. Eğer ki öfkesini hala yenemiyorsa Resulullâh’ın (s.a.v.) tavsiyelerine uymalıdır.

Muaz bin Cebel’in rivayetine göre: ”İki adam Peygamber (s.a.v)’in yanında birbirleriyle tartıştılar. Birbirlerine olan öfkeleri yüzlerinden belli oluyordu. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.v): ”Ben bir kelime biliyorum ki, eğer bu kelimeyi söyleselerdi muhakkak öfkeleri giderdi. O kelime: ”Eûzü billâhi mineş-şeytânirracîm.”dir. Diye buyurmuştur.[8]

Bu hususta Resulullâh Efendimiz’in (s.a.v.) en önemli iki tavsiyesi şöyledir:

“Muhakkak ki öfke, Ademoğlunun kalbinde parlayan bir ateş közüdür. Siz öfkelenen birisinin avurtlarının şiştiğini, gözlerinin kızardığını görmez misiniz? Eğer sizden biriniz böyle bir şey hissederse ayakta ise otursun.”[9]

“Öfke muhakkak şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürülür. Biriniz kızdığında su ile abdest alsın.”[10]

Öfkelenen kimse Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu tavsiyelerine uymalıdır. İlk yapması gereken ise pozisyon değiştirmektir. Eğer ayakta ise hemen oturmalı, kan akışını değiştirmelidir. Eğer ateşli bir tartışmanın içinde ise yada içine girme ihtimali var ise bulunduğu ortamdan hemen uzaklaşmalıdır.

KİN VE HASET

Bu iki hal kalbin ölümüne neden olan hallerdir. Kişi bir şekilde bir konu sebebiyle bir kardeşine öfkelenmiş hatta onunla tartışmış olsa dahi hemen onunla barış yoluna gitmeli, eğer hatalı ise özür dilemelidir. Eğer kendisinin hakkına girilmiş ve bu sebepten dolayı da özür dilenerek helallik istenmiş ise de kibir duygusuna kapılmadan hakkını helal etmeli ve barış sağlamalıdır. Unutulmamalıdır ki Müslümanların üç günden fazla dargın kalması da dinimizce helal kabul edilmemektedir. Kin duygusuna sahip kişilere kindar denilmektedir. Bu kimselerde; intikam alma duygusu, düşmanlık besleme, karşındaki kişinin hep kötü olmasını isteme, onu alaya alma, onun hakkında yalanlar söyleme hatta iftira atma gibi özellikler görülür ki bu kişiyi din dairesi dışarısına çıkarmaktadır. Çünkü yalan söylemek, iftira atmak Müslüman’ın hallerinden değildir. Öyle ki yalan hususunda Resulullâh (s.a.v.) “Yalan söyleyen bizden değildir.” Buyurmuştur.

Hazreti Safvan İbnu Süleym’den rivayetle : “Ey Allah’ın Resulü! Dedik, “Mü-min korkak olur mu?” “Evet” buyurdurlar. “Peki, cimri olur mu?” dedik. “Evet” buyurdurlar. Biz yine: “Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır!” Buyrudurlar.”

Haset duygusu da kin duygusundan gelmektedir. Haset eden kişi; karşısındakinin iyi hallerinin ondan gitmesini, malının-mülkünün harap olmasını ister. Bu duygu hem kişisel hemde toplumsal zararlara yol açmaktadır. Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sakın birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize küsmeyiniz. Birbirinize nefret etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Ey Allah’ın (c.c.) kulları kardeş olunuz.”[11]

“Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de hasenâtı yer bitirir.”[12]

Hasete en büyük örnek Hazreti Yusuf’un (a.s.) kardeşleriyle yaşadığı olaydır. Kardeşleri babalarının Hazreti Yusuf’u (a.s.) sevmesi ve üzerine daha fazla düşmesi kardeşlerinin haset beslemesine sebep olup O’nun kuyuya atılmasına kadar gitmiştir.

Bu hususta Ebû Derdi (k.s.) “Bir kul çokça ölümü hatırlarsa onun sevinmesi ve haseti pek az olur.” Demiştir.[13] Eğer hasetin uzaklaşmasını istiyorsak bolca ölümü hatırlamalı ve kul hakkına girmekten korku beslemeliyiz. Allah (c.c.) bizleri mütevazı bir kalp taşıyan Mümin kullarından eylesin inşAllah.

27/08/2014

Engin DİNÇ

KAYNAKLAR

[1] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 227 | Hadis: Ebû Davûd, Edeb 4.

[2] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 226 | Hadis: Müslim, Fedâil 79.

[3] Âli İmran Sûresi 134. Ayet

[4] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 226 | Hadis: Buhâri, Edep 76.

[5] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 226 | Hadis: Buhâri, Edep 76. Müslim Birr 107.

[6] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 226

[7] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 226

[8] Tirmizî, c.5, s.504, Deavât 50, h.3452; Ebû Dâvud, c.5, s.140, Edeb 3, h.3780-3781; Müslim, c.3, s.2015, Birr 109 (2610)

[9] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 227 | Hadis: Ebû Davûd, Edep 4, Tirmizi, Fiten 26.

[10] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 227 | Hadis: Ebû Davûd, Edep 4

[11] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 228 | Hadis: Buhâri, Edep 57. Müslim, Birr 32, Ebû Davûd, Edep 47, Tirmizi, Birr 24.

[12] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 228 | Hadis: Ebû Davûd, Edep 44, İbn-i Mâce, Zühd 22.

[13] İmam-ı Gazzali – İhya | Işık yayınları | Dr. Mehmet Yavuz ŞEKER | Sayfa: 229

Ekonomi ve Girişimcilik

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.): “Kazancın onda dokuzu ticarettendir.” demesiyle İslam alemi ticarete yönelmiştir. Ticaret İslam dünyasında son derece önem arz ettiği kadar batı dünyası da ticarete farklı boyutlar kazandırarak tarım toplumlarından sanayi toplumlarına doğru hızlı bir geçiş yaşanmıştır. Bugün ise kazancın onda onu ticaret diyebiliriz. Çünkü her insan temel ihtiyacını karşılamak için ya satış işi yapıyor yada alış işi ki alışveriş dediğimiz bu işlemin genel adı ticarettir.

Bu makalemizde biz de ticaret üzerine duracağız, ticaretin temelinde nelerin olması gerektiği, ticarete yeni adım atanların nasıl davranış sergilemesi gerektiği üzerinde duracağız.

Ticarete yeni adım atanlar nelere dikkat etmelidir?

Genç girişimciler ticarete ilk adımlarını attıklarında bir anda yüksek paralar kazanma hevesinde, ürettikleri ticari fikirler ile en büyük olma çabasındadırlar. Fakat birilerinin onlara şunu hatırlatması gerekir; senin ürettiğin fikirler dünyanın başka bir yerinde kesinlikle defalarca uygulanmış yada denenmiştir. Demem o ki ürettiğiniz fikir üzerine öncelikle derinlemesine bir araştırmaya girişmelisiniz. Bunun içinde ürettiğiniz fikir üzerine yazılmış kitap yada makale var mı bunu araştırmakla işe başlayabilirsiniz.

tablo-1Tablo-1 de gördüğümüz yeni girişimcinin hedefidir. Çoğu zaman da işe başlamasının ilk dönemlerinde ticari kazanç grafiği bunun gibidir. O kazanç bu şekilde yükseliş içerisindedir. Bu yükseliş taze girişimcimizin hevesine heves katar ve daha fazla risk ile daha yüksek gelir elde etmeyi amaçlar. Ama bir işte başarı için olması gerekenler vardır. Bunlar; Bilgi, Tecrübe ve Çevre…

Gelin görün ki yeni girişimcimizde bunlardan en fazla ikisi bulanabilir yani; Bilgi ve Çevre… Tecrübe ise zamanla kazanılacak bir olgudur. Tecrübesiz kişiler yeni yürümeye başlamış bebek gibidir, düşmesi kaçınılmazdır.

Benim gerek ticaret hayatında gerekse özel hayatımda dilime pelesenk ettiğim bir söz vardır: “Her zaman her şeyin kötüsünü düşün, kötü düşün eğer kötüsü olursa alışmış olursun ama iyisi olursa da sevincin daha büyük olur.” İnsanlar bu sözümü çok da sevmezler. “Her şeyin iyisini düşün.” derler. Gelin görün ki hayat her zaman iyiyi getireceği konusunda kimseye bir söz vermemiştir. Bugün boynuna sarılıp öpmekten çekindiğiniz annenizi dahi bir kaç dakika sonra markete giderken çarpan bir araba ile kaybedebilirsiniz. Hayat bu kadar gerçek ve acımasız iken hele ekonomik hayat, ticaret dünyasında acıma asla olmaz. Çünkü dünyanın bir yerlerinde para için hayatlara kıyılırken sizin içine girdiğiniz oyunda hayallere yer yoktur.tablo-2

İnsanoğlu lastik top gibidir, yere ne kadar hızlı çarpar ise yükseğe o kadar fazla çıkar. Ekonomide de yaşam bu şekilde şekillenmiştir. Kişi dibe vurmaktan korkmamalı, fakat iniş ve çıkışlarını da temkinli yapmalıdır. Tablo-1’deki gibi bir yükseliş yaşamak isteyenlerin gereksinimi bilgi+tecrübe+çevre’dir. O yükselme adım adım gerçekleşir, bir anda yükselme, patlama yapma söz konusu olmaz. Daha çok ekonomiye 30-40 yıl vermiş kişilerin başarabildiği bir düzeydir. Oysa yeni girişimci olanlar ise Tablo-2’deki gibi olmalıdır. Düşmeli, hatta dibe vurmalı ama temkinli olmaktan vazgeçmemelidir. Sanki bir patencinin hız kazanması gibi önce aşağı yönlü olan grafiği temkinli davranışlarla yükselişe geçirebilirler. Yükselişe geçen kişinin yapması gereken en önemli şey ise tutunabilmesidir. Yükseğe çıkıp da yukarılarda kalmak hiç bir zaman kolay değildir. Çünkü “Meyve veren ağaç taşlanır.” atasözünden hareketle tepe noktada olanların her zaman düşmanları olacaktır. Gerek tepedekini geçmek isteyenler, gerekse tepedekini aşağı indirmek isteyenler…

Düşmekten korkmayın demiştik, evet düşmekten korkmayın çünkü düşmek demek tecrübe kazanıyor olmanız demektir. Düşe-kalka yürümeyi öğrenecek tablo-2’den tablo-1’e doğru geçiş yapacaksınız ve artık sadece yukarı yönlü ivmeye sahip olacaksınız.

Tüm girişimcilere şimdiden başarılar…

23/08/2014

Engin Dinç

 

Dental implant (Diş ekimi) hakkında merak edilenler

Şuan bir elinde buz torbasıyla bu makaleyi kaleme almaya çalışan benden daha iyi bir kimsenin implantı anlatabileceğini düşünmüyorum. Dün akşam 2 dişime implant yaptırdım ve bugün bu makaleyi sizler için kaleme alıyorum. Buyrun görelim implant neymiş ve bize ne gibi fayda veya zararı varmış…

İmplant nedir?

implanttrİmplant yani diğer bir adıyla diş ekme; dünya çapında son 25 yılda kullanılmaya başlanan ve ülkemizde ise yeni yeni gün yüzüne çıkmış olan bir çeşit diş tedavi yöntemidir. Bu yöntem kaybedilmiş; çürük, köksüz dişlerde uygulanmaktadır. İmplant’a halk arasında vida diş, çakma diş denilse de ben diş kökü ekme demeyi tercih ediyorum. Çünkü implantın asıl özelliği üzerine diş yerleştirilecek kök kısmının çene kemiği içerisine yerleştirilmesidir.

Soldaki görselde de görüldüğü üzere çene kemiğine vida şeklinde titanyumdan yapılmış implant yerleştirilmiş ve üzerine de porselenden diş yapılarak takılmıştır. Bu tedavi yöntemi köprü yada kaplama yapmaktan çok daha sağlıklı, kullanışlı ve uzun ömürlüdür.

İmplantın bir çok çeşidi olmasına rağmen günümüzde en yaygın kullanılanı ve vücut için en sağlıklı olanı vida implanttır. Çene kemiğine vidalama yöntemiyle oturtulur ve kemiğin vida kesiklerinin arasında dolmasıyla gayet sağlıklı ve sabit bir diş kökü elde edilmiş olunur.

İmplant kimlere uygulanabilir?

İmplantın uygulanabilmesi için en önemli unsur çene kemiğinin boyu ve dokusudur. Çünkü çene kemiğinin içine takılacak olan implantın belli bir boyu mevcuttur. Çene kemiğine zarar vermeyecek şekilde yapılmalıdır. Aynı zamanda dikkatli yapılmayan implantlarda çene kemiğinde meydana gelebilecek çatlaklarda hasta için ileri ki günlerini ağrılı geçirmesine neden olabilir.

İmplant yapılırken acı hissedilir mi?dental-implant

İmplant yapma işlemi başlamadan önce lokal anestezi uygulanmaktadır. Bu aneztezi işleminden sonra kişi değil dişinde işlem yaparken acı hissetmek dudaklarını makasla kesseler bile bir damla acı hissetmez. Bende daha dün yaptırmış birisi olarak bu konuda rahat olunması gerektiğini belirtmeliyim. Doktor koltuğuna acıyacak stresiyle oturmak o işlemi sizin için bir zulüm haline getirebilir, rahat olun acı hissetmeyeceksiniz.

İmplant işlemi bittikten ne kadar sonra protez dişler takılır?

İmplant işleminde çeneye diş kökünü ekme işlemi yapılır. Bu işlem yapıldıktan sonra o çene kemiğine yerleştirilen vidanın kaynaması gerekmektedir. Bu da hastanın fiziksel fonksiyonlarının gelişme hızına bağlı olarak 3-6 ay arasında bir zaman dilimini oluşturur. Diş kökü yerleştirildikten yaklaşık 3-6 ay içinde protez dişleriniz takılır ve artık o güzel gülüşlere ve sağlıklı dişlere sahipsinizdir. İmplant yaptırmak isteyenlerin toplam tedavi sürüleri içinde minimum 3 maksimum 6 ay olarak söylenebilir.

İmplant üzerine protez nasıl yerleştirilir?

Bir çeşit vidalama yöntemi olduğundan anı şekilde yerleştirilir. Bunlar ikiye ayrılmaktadır. Sizin kendinizin de söküp takabileceği gibi sadece doktorun söküp takabileceği çeşitleri mevcuttur.

Her eksik diş için bir implant mı gerekir?

Hayır, eksik dişlerin durumlarına göre yan yana eksik olan bir kaç diş yerine onların görevini üstlenebilecek bir tane implant yapılması da yeterli olmaktadır.

implant vidası kemik ile kaynaşmaz ise (osseointegre olmaz ise) ne olur?

Bu genelde düşük bir durumdur ama ihtimal dahilindedir. Bu durum 3-6 ay arasında kendisini gösterir. Diş ağrısı, uyuşma, sızlama gibi hallerle kendisini belli eder. Bu durumda diş hekimi implantı yine basit bir yöntemle yerinden alır çene yapısını uygun hale getirir. Çene kemiğinin iyileşmesi beklenebilir daha sonra yeni bir implant ile yaşanan sorun ortadan kaldırılır.

İmplant pahalı mıdır?

İmplant tedavisi kullanılan malzemeye ve yapılan işlemlerin detayına göre farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar implantı yapan kurumdan kuruma da değişebilir. Fakat 2014 yılında yerli implantın tanesi genel olarak ortalama 1500 TL civarındadır. Nobel implant ise daha pahalıdır.

Kanser riski var mıdır?

Şuana kadar böyle bir bulguya rastlanılmadığı için yok diyebiliriz. Toplumda bir hayal ürünü olarak da yerleştirilen vidanın çene içinde paslandığından bahsedilmektedir. Bu kişileri gördüğünüzde gülerek isterseniz implant malzemesinin titanyum olduğunu söyleyin isterseniz de paslanma yani oksitlenme işleminin hangi metallerde hangi hava ve nem koşullarında hangi bakteriler tarafından geliştirildiğini uzun uzun anlatın.

İmplant yerleştirmesi ne kadar zaman alıyor?

İmplant yapılacak kişinin çene yapısına ve anesteziye vereceği tepkiye göre değişmektedir. Çünkü genelde alkol, sigara yada uyuşturucu madde kullanan bireyler anesteziye karşı direnç gösterdikleri için uyuşma sağlanamaz. Bu durumda işlemin yapılmasını uzatan faktörlerdendir. Uyuşma sağlandıktan sonra eğer implant yapılacak bölgede diş yada diş kökü var ise öncelikle o alınır ki bu işlem takriben 1 dakika sürer. Daha sonra oraya implant yerleştirilir. İmplant için kanal açılması ve vidanın yerleştirilip bölgenin dikilmesi işlemi de ortalama 15 dakika sürmektedir. Bu işlem sizin gösterdiğiniz sabra ve doktorunuzun pratikliğine de bağlıdır. İmplantın yerleştirilmesi can yakmayan bir işlem olsa da sürekli tükürmek isteğiniz biraz can sıkıcı bir işlemdir. Bunun da imdadına doktorun yardımcısı vakum hortumu ile yetişmektedir. Operasyon anında işini iyi bilen yardımcı sizi daha rahat ettirir ve işlemin süresinin sizin için uzun yada kısa olması önemli olmaz.

İmplant yaptırmak için ne kadar izin almalıyım?

Çalışanlar için bu işlemi yaptırdıktan sonra iş yerine gitmek büyük sorundur. Doktorlar genellikle hastanın en az 2 gün dinlenmesini önermektedir ki yeni implant yaptırmış birisi olarak buna katılıyorum. İş yerinen en az 2-3 gün izin alınmalıdır. Eğer üniversite hastanesinde bu işlemi yaptırırsanız verilen raporu iş yerine verebilir ve izin kullanabilirsiniz. Özel hastanelerde yaptırmanız halinde iş yerinde geçerli olabilmesi için il sağlık müdürlüğünün onayı gerekebilir.

İmplantın dezavantajları

  • Yüksek fiyat
  • Çok özenli ve zaman ayrılarak yapılması gereken ağız temizliği

İmplantın avantajları

  • Daha iyi çiğneme – istediği her şeyi yiyebilme
  • Estetik görünüm
  • Sağlıklı ve dengeli beslenme
  • Diş hastalıklarından kaynaklı zayıflama, halsizlik, baş ağrısı, diş ağrısı gibi durumların ortadan kalkması

Engin Dinç

20/08/2014

Yusuf ile Züleyha

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

H.z. Yusuf’un babası (a.s.) H.z. Yakub’dur (a.s.). Onun babası H.z. İshak (a.s.)ve onun babası da H.z. İbrahim’dir (a.s.).

H.z. İbrahim (a.s.) soyundan gelen H.z. Yusuf (a.s.) babası H.z. Yakub’un (a.s.) en sevdiği oğlu idi. Bu durumu kendilerine yediremeyen kardeşleri onu bir kuyuya attılar ve babaları olan H.z. Yakub’a (a.s.) da “Yusuf’u kurt yedi.” Dediler…

Oysa bir yalan ile çekememezlikten katletmeye çalıştıkları kardeşleri H.z. Yusuf (a.s.), Allah’ın (c.c.) seçtiği bir kuldur. Daha 12 yaşında iken rüyasında on bir yıldızın, güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini görmüştür.

Kuyuya atılarak katledilmek istenen H.Z. Yusuf(A.S.)’u yoldan geçen bir kervan görmüş ve çıkarmış daha sonra da Mısır’a, köle pazarına götürüp onu satmışlardır.  Onu devrin Mısır Maliye Bakanı olan Kıtfir satın almıştır. O öylesine güzel bir erkektir ki bir bakan kadın bir daha dönüp bakardı. Onun en meşhur yanı da güzelliği ve rüya tabirleridir. Onun bu güzelliğine Kıtfir’in eşi olan Züleyha’da tutulmuştur.

Züleyha’nın H.z. Yusuf’a (a.s.) karşı hissettiği aşk öylesine büyük ve tarifsizdir ki. Evli bir kadın olmasına rağmen hiç kimseden utanmaz ve çekinmez H.z. Yusuf’’a (a.s.) olan aşkını söylemekten… Öylesine gözünü bürümüştür ki H.z. Yusuf’un (a.s.) aşkı; sahip olduğu 70 deve yükü mücevher ve gerdanlığı; H.z. Yusuf’tan (a.s.) bir haber getirene verebilir.  Bu sevdaya karşılıksız değildir H.z. Yusuf (a.s.) da sevdalıdır fakat Züleyha’nın evli olmasından dolayı ona karşılık vermez ve aşkını kalbine gömer. O gömdükçe Züleyha herkese haykırmaktadır aşkını… Öyle ki Züleyha’nın bu durumu artık Mısır’da insanların diline düşmüştür. Bunun üzerine Züleyha Mısırlı kadınları bir yemeğe davet eder. Meyve ikramı yaptığı sırada H.z. Yusuf’u (a.s.) yanına çağırır. H.z. Yusuf’un (a.s.) güzelliğini gören kadınlar heyecandan ellerindeki meyve bıçaklarıyla parmaklarını keserler. İşte bunun üzerine Züleyha “Bu benim âşık olduğumdur.” Der. Oradaki kadınlarda bu durum karşısında Züleyha’ya haklılığını söylemişlerdir.

Fakat kadının âşık olanından fenası yoktur, bu gerçek o zamanlarda aynıymış ki Züleyha H.z. Yusuf’a (a.s.) bir iftira atmıştır. Bir gün Züleyha H.z. Yusuf’u (a.s.) sudan bir sebeple odasına çağırır. H.z. Yusuf (a.s.) Züleyha’nın şehvetle ona yaklaştığını görünce “Rab’im bana istememeyi, istemeyi nasip et.” Diye dua eder ve arkasını dönüp gitmek isterken Züleyha arkasından gelir ve gömleğinden çeker. Gömleği sırtından yırtılır. Bunu yanında birkaç adamıyla beraber gören Kıtfir çok sinirlenir. Öfkesiyle davranacakken; bir evliya zat’ın adil bir teklifini kabul eder. O zat demiştir ki: “Eğer gömlek önden yırtılmışsa H.z. Yusuf (a.s.) suçludur; yok eğer arkadan yırtılmışsa H.z. Yusuf (a.s.) suçsuzdur.” Bakarlar ki gömlek arkadan yırtılmıştır. Kıtfır, H.z. Yusuf’’un (a.s.) suçsuz olduğu ve bunu yapanın Züleyha olduğunu anlar. Fakat itibarını kaybetmekten korktuğu için H.z. Yusuf’u (a.s.) zindana attırır.

Zindan da tam 7 yıl kalmak zorunda kalır H.z. Yusuf (a.s.)… Bir gün dönemin Mısır Firavun’u Reyyan İbn Velid gördüğü bir rüyayı ülkenin en iyi tabircisi olan H.z. Yusuf’’a (a.s.) anlatması üzerine, bu rüyanın tabirini yapmasıyla zindandan çıkarılmıştır. Rüya da; Yedi semiz ineğin, yedi zayıf ineği yediğini ve bir tek gövde de yedi güzel olgun başağı, yedi kuru başağın yediğini görmüştür. H.z. Yusuf (a.s.) da bu rüyanın tabirini: 7 yıl bolluk olacak, ondan sonra da 7 yıl kıtlık olacak ve sonra 15 yıl bolluk içinde olunacak olarak yorumlamıştır. H.z. Yusuf’un (a.s.) dedikleriyle birebir çıkmıştır. Bunun üzerine Firavun H.z. Yusuf’u (a.s.) zindandan çıkararak hayatını kaybeden Kıtfir’in yerine getirmiş ve Mısır’a Maliye Bakanı yapmıştır ve bu arada H.z. Yusuf (a.s.) da sevdalısı Züleyha ile evlenmiştir. En büyük sevdaya sahip olan Züleyha da yıllar sonra H.Z. Yusuf(A.S.)’a kavuşmuştur…

H.z. Yusuf (a.s.) tam 110 yıl yaşamış ve ölümünden sonra H.z. İbrahim’inde (a.s.) mezarının bulunduğu Halilürrahman’a defnedilmiştir. H.z. Yusuf’un (a.s.) naaşını bir mermer tabut içerisinde H.z. Musa (a.s.) oraya götürmüştür.

02.08.2012

Engin DİNÇ

Yaradılış

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Allah-u Zülcelâl yarattıklarına kendi kudretini göstermek istemiştir. İşte bu sebepten dolayı ruhları yarattı, daha sonra onların sınava tabii tutulacağı; dünya âlemini yarattı. O’nun (c.c.) yaratma kudreti öyle geniştir ve büyüktür ki; dünya ve ahret dışında belki de bizim aklımızın almadığı, ilahi kitaplar ve peygamberler aracılığıyla bizlere bildirilmemiş milyarlarca âlemi yaratmıştır. Bizler bunu bilgisinde olamayız.

“De ki: Rabbim bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.” (HUD/47)

Allah-u Teâlâ yarattığı ruhlara manevi, maddiyattan soyut bir kimlik vermiştir. Fakat sınava tabii tutmak istediği bu ruhları, maddiyat evrenine bu şekilde gönderse dahi, bu maddi âlemdeki hiçbir şeyden etkilenmeden kendisine tam bir itikat ile bağlı olacaklardı. Ruhu sınamak için gerekli olan şey ona bir maddiyat kazandırmaktı. İşte bu maddiyata “beden” adını verdi. Yarattığı ruhu, yarattığı diğer bir şey olan bedenin içerisine yerleştirdi. Lakin bu da yeterli olmayacaktı. Ruhun bedene bürünmüş olmasıyla sadece görüntüsünü maddileştirecekti ve o maddi beden manevi ruha bir engel olmayacak sadece madde âleminde yaşam sürmesini sağlayacaktı. İşte bunun için de o maddi bedene manevi engeller koyabilecek, ruhu yolundan çevirebilecek bazı engeller gerekliydi. Bunlardan bir tanesi; kendisine isyan eden şeytandı. Şeytanın da işini kolaylaştırmak için maddi bedene nefis, şehvet, kibir, gurur gibi manevi duygular ekledi. Çünkü maddiyat maddi olandan, maneviyat da manevi olandan etkilenecekti.

İşte bu andan sonra dünyevi yaşam başlayabilirdi. Fakat dünyevi yaşama başlamadan evvel yarattığı bu bedeni cennetinde küçük bir sınava tabii tuttu. Âdem ve Havva’ya bir meyveye yasak koyduğunu ve ondan yememelerini söyledi. İşte yarattığı şaheser olan beden, maneviyat karşısında ilk sınavını verirken yenilgi ile ayrıldı. Çünkü nefis ve şeytanın akıllıca oyunlarıyla o meyveyi yediler ve bu durum da onların dünyaya gönderilmelerine neden oldu.

İlk insan dünyaya maneviyattan, maddiyata gönderilerek Âdem adını aldı. Âdem; Âdemi kelimesinden gelmektedir ve “yok olmuş” manasına gelmektedir. Allah (c.c.) kendisinin emrine uymayarak, nefsine itaat eden ruha bir bedene bürümüş ve maddiyat âlemine göndermiştir. Bunu yapmasının amacı da o kendisine itaat etmeyen kuluna bir hak daha tanımaktır. Kim ki dünyevi sınavından geçerek, Allah’ın (c.c.) rızasına nail olursa, maneviyat; yani gerçek âlemde, yani ahrette mükâfatlandırılacaktır.

Ey âdemoğlu!

Hiçlik mertebesinin en üstünde madden bir Hiç olan fakat nefsine yenik düşerek, kendini maddiyat âleminin sultanı ilan eden kişi!

Kaybolmuş, kovulmuş bir âlemde sınava tabii tutulmakta ve bu sınavdan ve sınavın kolaylıklarından dahi farkında olmadan sınav süreni doldurmaktasın. Allah (c.c.) merhametlilerin en merhametlisidir.

“Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan (c.c.) bağışlanma dilerse Allah’ı (c.c.) bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.” (Nisa/110)

O (c.c.) seni sınava tabii tutarken bu sınav sırasında kitap açmana izin vermiştir. Sınavı geçmeni sağlayacak, seni iki dünyanın da sultanı yapacak, Rabbinin affına mazhar edecek ve sana Allah’ın (c.c.) rızasını kazandıracak olan tek kitap; Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’dir. Allah’ın (c.c.) kelamı olan emirlerini, yasaklarını ve mubahlarını bizlere bildirdiği bu mübarek kitabı her an elimizde tutmalı, her daim içindekileri okumalı, her an Kur’an-ı Kerim ve onun hükümleriyle yaşamalıyız. Unutma ki; sınavın ne zaman biteceğini sadece Allah (c.c.) bilir.

“…Allah (c.c.) yaptıklarınızı görendir.” (Bakara/265)

“Hangi biriniz ister ki, altından ırmaklar akan hurmalardan, üzümlerden bir bahçesi olsun, içinde kendisinin olan bütün ürünler de bulunsun; fakat kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, üstelik zayıf ve küçük çocukları olsun böyle bir durumda iken ona bahçesine ateşli bir kasırga isabet etsin de yanıversin. İşte Allah (c.c.) ayetleri size böyle açıklar ki düşünesiniz.” (Bakara/266)

16.02.2013

Engin DİNÇ

Yahudi-Hıristiyan Cennet’e girmeyecek

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Kimi cemaatler sırf siyasi otoriteyi elde tutmak için ve belki de Siyonistlerin verdiği görevleri yerine getirmek amacıyla “Hıristiyan ve Yahudi de Cennet’e girecek.” Diyorlar. Oysaki Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim (Kur’an-ı Kerim)’inde; “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları velî edinmeyin! Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır. Allah böylesi zalimleri doğru yola iletmez.” (Maide Suresi 51. Ayet) diyor.  Allah (c.c.) sonucu alenen söylemişken ve Yahudi ve Hıristiyanla muhabbeti bile yasak etmişken çıkıp da Yahudi ve Hıristiyan cennete girecek demek Kur’an-ı Kerim’i ve Allah’ın (c.c.) emirlerini reddetmektir.

Yine Allah (c.c.) kutsal kitabında;

 “Biz sana apaçık âyetler indirdik. Onları yoldan çıkan sapıklardan başkası inkâr etmez.” (Bakara Suresi 99. Ayet)

“Allah’ın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberleri öldürenleri, adaleti isteyip yaymak isteyenlerin canlarına kıyanları, can yakıcı bir ceza ile müjdele! İşte onların bütün yaptıkları, dünyada da, âhiret’te de boşa gitmiştir. Kendilerini bu halden kurtaracak hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran Suresi 21-22.Ayet)

“Kâfir olup âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler.” (Maide Suresi 10. Ayet)

“Âyetlerimizi yalan sayanlar, karanlıklar içinde olan birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola koyar.” (En’âm Suresi 39. Ayet)

Âyetlerimizi yalan sayanlar ve onları kabule tenezzül etmeyenler ise, işte onlar cehennemliktirler. Hem de orada ebedî kalacaklardır.” (A’raf Suresi 36. Ayet)

Âyetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar da cennete giremeyeceklerdir. İşte Biz, suçlu kâfirleri böyle cezalandırırız!” (A’raf Suresi 40. Ayet)

Âyetlerimizi yalan sayanları, farkına varamayacakları şekilde yavaş yavaş helâke yaklaştırırız.” (A’raf Suresi 182. Ayet)

“Olsa olsa dünyada az bir zevk alır, ama sonunda Bizim huzurumuza dönerler. Sonra Biz de inkâr ve nankörlüklerinden ötürü o çok şiddetli azabı onlara tattırırız.” (Yûnus Suresi 70. Ayet)

“Âyetlerimiz karşılarında açık açık birer delil olarak okunduğunda kâfirlerin yüzündeki inkârcı tavrı hemen fark edebilirsin. Öyle ki, nerdeyse kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracak olurlar. De ki: Sizi bundan da beter kızdıracak olan şeyi de bildireyim de görün: “İşte cehennem! Allah onu kâfirlere vâd etmiş bulunuyor. Ne kötü bir sondur o!”” (Hacc Suresi 72. Ayet)

Diyerek Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin bile inkâr edilmesinin nelere sebep olacağını açıklamıştır. Oysaki Yahudi-Hıristiyan Cennet’e girecek diyenler Maide Suresi 51. Ayet’i inkâr etmiş oluyorlar. Unutmayalım! Kur’an-ı Kerim de bir ayeti inkâr etmek Kur’an-ı Kerim’in tamamını inkâr etmek ile eşdeğerdir.

Peki, onlar (Hıristiyan ve Yahudiler) hiç mi Cennet’e giremez?

Elbette girebilirler. Son ve hak din olan İslam’ı kabul ederek İman eden herkes Cennet’e girmeye aday (Girip girmeyeceğini Allah(c.c.) bilir.) bir insan olur. Allah (c.c.) bu konu hakkında da Kelam-ı Kadim(Kur’an-ı Kerim) de “Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Furkan Suresi 70. Ayet) Diyerek açıkça belirtmiştir ki İman eden herkes Cennet’e girmeye aday bir insan olacaktır.

Allah (c.c.)onlara doğru yolu göstersin ve kendisine tefviz eden mümin bir kul haline getirsin inşallah…“Ey ulu Rabb’im sen beni, senin Kelam-ı Kadim’ini, Hadis-i Kutsi’lerini inkârdan koru, H.z. Muhammed’in (s.a.v.) Hadis-i Şerif’lerini inkârdan koru. Yalnız sana inanır, yalnız sana kulluk ederim.”

20/06/2012

Engin DİNÇ

Vicdanlı olduğunu sananlar

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Herkes masumdur, herkes iyi kalplidir, herkes yardımseverdir, herkes iyiyi düşünür… Madem bizler bu kadar iyiyiz neden dünyayı kötülük kaplamış, neden hep kafamızı kaldırdığımızda gökyüzü kapkaranlık… Şişko, göbekli fabrika patronlarının o bacalardan çıkarttıkları hırsların karanlığı kaplamış gökyüzünü…

Dünyaya o kadar dalmışız ki bir çiçeğe bile baktığımızda “Yaratan ne güzel yaratmış.” Deyip geçmek yerine, kopartıp sevgilimize veriyor ve onun nefsanî şehvetine katkıda bulunuyoruz. Herkes kendi nefsini alıp yargılamalıdır. Gerçekten iyi miyim acaba? Düşünelim; hiç mi bir çocuk kapının önünde ses yapıyor diye bağırıp kalbini kırmadık, hiç mi anne-babamıza ses yükseltmedik, hiç mi sevgiliyi yanlış anlayıp kızmadık? Hiç miler o kadar uzuyor ki kendim bile korkuyorum…

Düşünün ki; âlemdeki her şey Allah(C.C.)’ı zikretmektedir. Bir ağaç, bir çiçek, bir hayvan… Sevgilinize vermek için kopartıp öldürdüğünüz bir çiçeğin katili olduğunuz kadar, zikrini de böldüğünüzü düşündünüz mü?

Sokak da sizden yemek istediği için yaklaşan kedi veya köpeğe tekme atıp kovduğunuzda aç kalanların halini hiç düşündünüz mü ya da aç kaldığınızda kendinizi?

Afrika gibi açlık ve sefalet ile yaşam savaşı veren insanların olduğunu bile bile hiç ihtiyacın olmayan bir elbiseye verdiğin parayı düşündün mü ya da “fazla geldi yiyemiyorum.” Diyerek çöpe attığın yemeği? Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’in İsra Suresi 26-27. Ayetlerinde şöyle buyuruyor Rab’imiz: “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, sakın saçıp savurma. Çünkü savurganlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.”

Çağımızın en meşhuru olmuştur yardım dernekleri… Özellikle de Mübarek Ramazan ayında iki kat faaliyet içindeler… Kafanızı kaldırıp baktığınızda medya da reklamlar, sokaklarda afişler; “Afrika’ya yardım, fitrem Afrika’ya, Afrika açlık çekiyor v.s…” hep düşünmüşümdür. Bu Afrika insanı sadece Ramazan’da mı aç? İnşAllah öyledir ve yardım yapanların yaptığı yardımlar ihtiyacı olanlara, gerçekten aç olanlara ulaşıyordur…

Yardım yapanlar demişken; birçok insan eline telefon alıp bir mesaj atıyor ya da daha fazla geliri olanlar hesaplara para yatırarak yapıyor yardımını (Allah(c.c.) onlardan razı olsun) ama kimileri de var ki bunlar şu en başta bahsettiğimiz şişko, koca göbekli patronlar… Medyaya baktığınızda hep gündemdedirler ve manşetler belli; “Şu şirketin patronu bu derneğe şu kadar yardım yaptı, Şu hocamızda bilmem kaç bin Türk Lirası yardım geldi v.s…” uzayıp giden bu manşetlerden sırf Allah (c.c.) rızası için samimiyet arıyorum ama bulamıyorum. Pek de konuşmak istemiyorum zan olmasın diye ama gelin görün ki göz önünde yapılan, medya da üstelik de yandaş medya da, yani şu hep onların haberini veren, onları savunan, “o ne derse doğrudur” diyen medyada yapılıyor olması da sanırım ortada zan bırakmıyor…

İşte onlar asıl vicdansız olanlar… Çünkü vicdan sömürüyorlar. İnsanların içlerindeki vicdan muhasebesinde terazinin dengesini bozmayı amaçlıyorlar. Şahsi çıkarları için, reklam giderlerini azaltmak için böyle davranıyorlar belki de… Halkımızın çok sevdiğim tarafından yani saflığından faydalanıyorlar. Her şeyi güzel ve doğru düşünen halkımız medyanın dediği ve yaptığı her şeyi doğru buluyor. Şunu hiç düşünen yok! Her hangi bir ayda sevişme sahneleriyle dolu filmler verip kitleleri televizyon başına mahkûm eden zihniyet Mübarek Ramazan ayında birden evliya kanalı olu veriyor…

Vicdanlı olmak için; sevmek gerekir her şey, herkesi sevmek gerekir, dostu da düşmanı da… Çünkü H.z. Muhammed (s.a.v.) sevmek konusunda şöyle buyurmuştur: “Canım kudret elinde olan Allah’a (c.c.) yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!” (Müslim, Îmân 93-94; Tirmizî, Et’ime 45; İbni Mâce, Mukaddime 9) İmanlı olmak için önce sevmek gerekir. İnsan sevdiğine gösteriş için iyi davranmaz, gerçekten iyi olduğu için kalpten severek ve isteyerek iyilik yapar, iyi davranır. Asla “Ben sana bu iyiliği yaptım.” Dercesine davranmaz. Yaptığı iyiliği ve yardımı gösteriş yapmak için yapmaz. Kişinin amacı daha az bir giderle reklam yapmak ve şirketinin müşteri portföyünü arttırmak değil, Allah’ın (c.c.) rızası olmalıdır.

Vicdanlı olmak için; her şeyi sevmeli ve onun gönlüne saygı göstermeliyiz bir karıncaya bile… Bir gün İmam-ı Şüreyk (k.s.) sofranın üzerinde bir karınca görür. Onu eline alıp yere bırakır ve takip etmeye başlar. Karınca yavaş yavaş yuvasına doğru gider. Tam üç kilometre yol gittikten sonra yuvasına girer. İmam-ı Şüreyk (k.s.) her gün üç kilometre yol yürüyerek o karıncanın yuvasının etrafına un bırakır. Görün ki; iyi bir insan olmak için, gerçekten vicdan sahibi olmak için bir karıncanın gönlüne dahi böylesine saygılı olmak gerekir.

İman için vicdanın, iyiliğin ve Allah (c.c.) Aşkının kalbe yerleşmesi, orada katılaşması gerekir. Her dil ile Müslüman’ım demek, Kelime-i Şahadet getirmek iman etmiş olmak demek değildir. Bu konu hakkında Kur’an-ı Kerim’in Hucurât Suresi 14. Ayetinde şöyle denmektedir: “Bedeviler “iman ettik” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz, lâkin “İslâm olduk, size inkıyad ettik” deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a (c.c.) ve resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah (c.c.) gafûr ve rahîmdir (mağfireti, merhamet ve ihsanı boldur).”

Vicdanı, iyiliği, saflığı ve güzelliği tekrar tefekkür ediniz. Çünkü Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim’inde der ki “…Ne kadar az düşünüyorsunuz!” (Mümin Suresi 58. Ayet)

09.08.2012

Engin DİNÇ

Tûl-i Emel

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Sabah kalkarken, akşam yatarken gece-gündüz bir hayal peşinde koşuyoruz. Hep kendimiz için maddi zenginliği, güzel eşleri, zengin kocayı hayal edip duruyoruz. Ev alırım, araba alırım diyerek aldığımız araba ile gezerken hangi müziği dinlerim diye dahi hayaller kuruyoruz. Bunları yaparken de “Hayal kurmak da günah değil ya” diyerek kendimizi avutuyor, kandırıyoruz.

Oysa gerçek bir mümin tam ve gerçek imana sahip olan bir kulun gelecek kaygısıyla işi olmaz. O, anını değerlendiren kişidir. Her anında aldığı her nefeste Allah’ı (c.c.) zikreder, O’nun (c.c.) rızasını kazanabilmek için çalışır.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri şöyle buyuruyor: “Yazık sana! Rızkın ne artar, ne eksilir. Senin için belirlenmiş olan iyilik ve kötülük mutlak surette er ya da geç gelecektir. Artık bitirilmiş bir iş ile uğraşıp durmayı bırak da O’na (c.c.) kulluk etmekle meşgul ol. Hırsını azalt, çok ileriye dönük planlar kurmayı (Tûl-i Emel) bırak, ölümü de iki gözünün arasına koy. Bunu başarabilirsen kurtuldun demektir. Bütün durumlarında dinin emirlerine uymaya çalış.”[1]

Senin kaderin daha sen doğmadan yazılmıştır. Bugün aldığın nefesten yediğin yemeğe kadar belirlenmiştir. Bundan sonra da sahip olabileceğin her şey O’nun (c.c.) kudret elindedir. O vakit sen dünya malına tamâ etmekten vazgeç. Masivayı bırak, takvaya sarıl. Dünyada sahip olup, olabileceğin her şeye zaten sahipsin. Sahip olabileceğin her şey sana verilmiştir. Sen bundan sonra ahrette sahip olabileceklerin için çalışmalısın. Cennet’ül-And’a girerek Allah’ın (c.c.) cemalini seyretmek varken, Cennet-ül Firdevs’e girip Resulullâh ile beraber olmak varken bu dünyanın malına-mülküne sahip olmanın ne anlamı var. Bu düpedüz aptallıktır. Sen aptallardan alma.

İnsanoğlu acizdir, hem bu kadar acizken hemde bir o kadar zalimdir. Kendine ve Rabb’ine (O’nun emirlerine) zulmediyorsun, etme. Bu gün yediğin yemekten, aldığın nefese kadar O’nun (c.c.) bir lütfu olduğunu biliyorsun fakat bundan dolayı O’na (c.c.) hiç şükretmiyorsun. Bir günde 23.000 defa nefes alış verişi yaparken bir tanesinde Elhamdülillah demiyorsan vay senin haline!

Şükret bir ölünün ardından okuduğun Fatiha Suresi’nin 1-2. ayetlerinde Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve hesap ve ceza gününün (ahret gününün) maliki Allah’a (c.c.) mahsustur.” Dilinin söylediklerinden haberdar ol. Allah’ın (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’de sana verdiği emirleri ve yasakları bil ve o emir-yasaklara uyarak yaşa. Ancak böyle yaparsan mesut olursun. Ancak böyle yaparsan gerçek dünyanın yani ahretin nimetlerine kavuşursun. Muhakkak ki ahretin nimetleri bu dünyadan daha güzeldir. En büyük nimet ise; Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmaktır. Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak da dünyadan vazgeçmekten ve Kur’an-ı Kerim’de verilen emirlere uymaktan, yasaklardan sakınmaktan geçer.

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah (c.c.) yolunda harcayın. Kendiniz göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah (c.c.), her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır.” (Bakara/267)

Engin DİNÇ

14/08/2013

[1]    Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri – El-Fethu’r Rabbani – Yirmi Dokuzuncu Sohbet – 140. Sayfa

Tehzib-i Ahlak

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Allah(C.C.) kaynaklı her ilahi dinin olduğu gibi dinimiz İslam’ın da var oluş amacı toplumlar arasında ahlâkı sağlamaktır. Bu konu hakkında peygamber efendimiz H.Z. Muhammed(S.A.V.) şöyle buyurmuştur: “Ben, ancak mekâkim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

Ahlâk kelimesi Hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk, insanın ruhundaki, “Huy” dediğimiz bir meleke, özel bir hal demektir. Her insanın bir huyu vardır, huylar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Aslında bu iyi ahlâk ve kötü ahlâk olarak da bahsedilebilir. Örneğin; Edep, tevazu, kerem, hoşgörü birer iyi ahlâkken, kibir, cimrilik, edepsizlik, sefahat, gıybet, yalan da birer kötü ahlâka örnektir. Güzel ahlâka: “Ahlâk-ı Hasene, Ahlâk-ı Hamide, Mehasin-i Ahlâk, Mekâkim-i Ahlâk” da denir. Güzel olmayan ahlâka da: “Ahlâk-ı Kabiha, Ahlâk-ı Zemîme, Mesavi-i Ahlâk, Rezail-i Ahlâk da denir.

Ahlâk aslında bir ilimdir ve bu ilme ahlâk ilmi denilmektedir. Ahlâk ilmi iki ayrılır. Bunlar Nazarî Ahlâk ve Amelî Ahlâk’tır. Nazarî Ahlâk: “Ahlâk esaslarına ve kanunlarına ait görüşleri ve fikirleri gösterir.” Amelî Ahlâk ise: “Ahlâk ile ilgili görevlerin nelerden ibaret olduğunu gösterir.” İnsanların tam bir Ahlâk sahibi kul olabilmesi için bu iki ahlâka da ihtiyacı vardır. Ahlâkın nasıl bir kanuna sahip olduğunu bilmek gerekirken bu kanun ve kurallarla da amel içinde olmak gerekir. Böylesine kurallar çerçevesinde amel eden kişiler toplumda ve Allah (c.c.) nazarında ahlâklı olarak adlandırılmaktadır.

İman eden kişinin iyi bir ahlâka sahip olması gerekmektedir. Ahlâk diğer bir deyişle huy insanların var oluşlarından geliyor gibi görünen katı kurallar bütünü gibi görünse de değişebilmektedir. Bu sebepten toplumumuzda sıkça kullanılan: “Can çıkmadan, huy çıkmaz.” Sözü çok da doğru bir söz değildir. Her şey gibi huyda değişebilen bir şeydir. İyi yöne oldukça, kötü yöne doğru da değişebilir ki; biz tarihimize baktığımızda birçok âlimin son nefesini imansız olarak verdiğini görmüşüzdür. Bu huyun değişebilir olduğunun en büyük kanıtıdır. Ayrıca huy değişemez olsaydı; Allah (c.c.) Şeytan’a insanları yoldan çıkartmaya çalışması için izin görev ve izin vermezdi. Huylar değişmiyor olsaydı imanlı ve kâmil olan kişiler her daim öyle kalır ve öyle ölür, imansızlar ve dinsizler de dinsiz olarak ölürdü. Bu da bizim dünyaya asıl geliş amacımız olan hayat sınavının hiç olmadığını göstergesi olurdu. Oysa bizler hayata sınav için gönderildik ve bu sınavda kimi insanlar huylarını iyi yönde değiştirerek kurtuluşa erecek, kimileri de huylarını kötü yönde değiştirerek helak olacaktır. Kelam-ı Kadim olan kitabımız Kur’an-ı Kerimde de anlatıldığı gibi helak olan kavimlerin birçoğu ahlâksızlık sebebiyle helak olmuşlardır.

Mukaddes dinimiz İslam için ahlâkın önüme çok büyüktür. Peygamber efendimiz H.z. Muhammed (s.a.v.) efendimiz hadis-i şerifinde bu önemi şöyle açıklamıştır: “Sizin imanca en güzeliniz, ahlâkça en güzel olanınızdır.” Yine başka bir hadis-i şerif de şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teâlâ’ya kullarının en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanıdır.” Peygamberimiz H.z. Muhammed (s.a.v.) dualarında her daim ahlâklı bir kişi olmayı dilemiş ve şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! (c.c.) Ben, sende sağlık, afiyet ve güzel ahlâk dilerim.”

İslam dini üzerine yaşamak, İslami kurallar ile yaşayarak amel etmek aslında ahlâklı olmanın ta kendisidir. Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de H.z. Muhammed (s.a.v.) efendimize şöyle buyurmuştur: “Rabbinin lütfüyle, deli değilsin. Hem senin ecrin, mükâfatın hiç kesilmez. Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzeresin.” (Kalem/ 2,3,4) Bu ayeti kerime de Allah (c.c.) peygamber efendimizin yaşantısını, sünnetini ve Kur’an-ı Kerim’de ki emirlerine uymanın tam bir ahlâklı davranış olacağını bildirmiştir.

Ahlâk değişen, çirkinleşme ve güzelleşme özelliğine sahip olan bir şeydir. Ahlâkı değiştirmek mümkündür. Çirkin huyları güzel huylara çevirmeye: Tehzib-i Ahlâk” denilmektedir. Bizler de kendimizi sorguya çekmeli, kötü huylarımızın neler olduğunu bilmeli ve bu huylarımızdan en kısa zamanda tövbe ederek kurtulmalı. Kötü ahlâkımızı, güzel ve Allah’ın (c.c.) rızasına layık olacak ahlâk haline getirmeliyiz.

Büyük Yunan filozof Heraklitos’un dediği gibi: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”

“Kötü huylar mağlup edildikçe, iyi huylar galip ve daim olurlar.” (E. DİNÇ)

05.02.2013

Engin DİNÇ