Yeni Göktürk Devleti

Yeni Göktürk Devleti Bayrağı tasarımı Engin Dinç’e aittir.

 

Türk Irkına yeni bir bakış açısı getirmek ve eski bir yeniyi var edebilmek için…

Hepinize uğurola!

Hayatını başka medeniyetlerin çerçevesi içinde geçirmeyi hiçbir zaman kabullenememiş, özgürlüğüne ve yüksek medeniyetine düşkün olan Türk Irkı kurduğu büyük devletlerle dünyaya adını hep altın harflerle yazdırmıştır.

İlk çağdan sonra İslam Kültür ve Medeniyeti ile de tanışmasıyla birlikte gücüne güç katan Türkler cihan hâkimiyetine talip olmuş ve birçok alt kimliği bünyesinde barındıran dev imparatorluklar inşa etmiştir.

Çağın en büyük devletlerinden olan Büyük Hun İmparatorluğu’ndan sonra Göktürk Devleti Türklerin tarih sahnesinde unutulmayacak ve devralınamayacak bir yer edinmesine neden olmuştur.

Orhun Vadisi-Fotoğraf: "Harhorin" by Frithjof Spangenberg - Yükleyenin kendi çalışması (own photography). Licensed under CC BY-SA 2.5 via Wikimedia Commons - http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Harhorin.jpg#/media/File:Harhorin.jpg

Orhun Vadisi-Fotoğraf: “Harhorin” by Frithjof Spangenberg – Yükleyenin kendi çalışması (own photography). Licensed under CC BY-SA 2.5 via Wikimedia Commons – http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Harhorin.jpg#/media/File:Harhorin.jpg

Bumin Kağan’ın önderliğinde Orhun Vadisi’nde kurulan Birinci Göktürk Devleti ile Türk ismiyle tarih sahnesine adım atan ırkımız daha sonra İkinci Göktürk Devleti’yle yoluna devam etmiştir.

Zamanla yaşanılan coğrafyaların değişmesi ve farklı toplum ve farklı kültürlerle de etkileşime girilmesiyle Türk Irkında farklılaşmalar ve kültür kopmaları yaşanmıştır. Bunun en büyük göstergesi de günümüzün en büyük Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin damgalarıdır (alfabesidir). Kullandığımız damgalar Latin damgalarıdır. Bizim kültürümüzü ve özümüzü yansıtan damgalar ise Göktürk Damgalarıdır. Latin damgalarından ya da Arap damgalarından daha kolay bir şekilde öğrenilebilen damgalarımızla yazmak hem daha kısa ve kolay hem de daha özgündür.

Sevgili Gökbey Uluç ve kardeşi Cafer Uluç’un önderliğinde bugün bir araya gelerek bu çayırlara ekmeye başladığımız tohumlar yarın dev ormanlar olacak ve belki de üçüncü Göktürk Devleti tarih sahnesine yeniden çıkacaktır. Göktürkçe konuşma dili, eserler, edebiyat, kültür, sanat bizi ister istemez üçüncü bir Göktürk Devleti’nin var edilmesine götürecektir.

Haritaların köşeleri ya da uluslararası antlaşmalar bizlere sınır olamayacak, yeni ve dev bir Türk devleri kurularak belki de İslamiyet Kültürü ile de harmanlanarak hayal edilen dünya hâkimiyeti yeni Osmanlı ile değil yeni Göktürk ile sağlanacaktır.

Son zamanlarda Türkleri tarih sahnesinde görmek istemeyenlerin hain oyunların bir tanesi de psikolojik baskı ve mesajlardır. “Siz eskisi kadar güçlü değilsiniz!” , “O eskidendi!”, “Biz eski Türkler gibi değiliz!” gibi psikolojik telkinlerle gardımızı düşürerek bizleri tarih sahnesinden tamamen silme arzusunda olanlara biz destanlarımızlacevap veririz!

Hatırlayın! Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı, Türeyiş Destanı…

Irkımız bu destanları dünya literatürüne kazandırdığında bu destanları okuyanların tüylerinin diken diken olmasından ve Türklerden korkmalarından daha doğal ne olabilir ki?

Tarih sahnesinde bilinen 2500 yıllık köklü geçmişiyle Türkler geçmişten günümüze kadar toplam 144 devlet, beylik ve özerk cumhuriyet kurmuştur. 145. Devlet belki de Yeni Göktürk Devleti olacaktır…

Unutmayınız; “İnanmak başarmanın yarısıdır…”

Engin Dinç
23/04/2015

Kişisel Gelişim

Es Selâmun Aleykûm,

Bilirsiniz şu psikolojik kişisel gelişim kitaplarını. İnsanlara, bazı sorunlarla karşılaştığı zaman nasıl davranması gerektiğini anlatırlar. Bu kitapları yazan insanları merak etmişimdir hep; acaba onlar bir sorunla karşılaşınca nasıl davranıyor ya da nasıl davranması gerektiğini nereden öğreniyor diye… Bu iki soruyu şıklar halinde ele alalım ve tespitlere göz gezdirelim.

1- Psikolojik kişisel gelişim kitapları yazanlar kendi sorunlarına nasıl yaklaşıyor?

Gözlemlerim bana önce ikinci sorunun cevabına götürdü. Yani önce ikinci soruyu sorup cevaplamak lazım geliyor.

2- Psikolojik kişisel gelişim kitapları yazanlar kendi sorunlarına nasıl yaklaşması gerektiğini nereden öğreniyor?

Bu tarz kitap yazan kişiler bolca okuyan insanlardan oluşuyor. Televizyon belasına boyun eğmemiş; “Televizyon izleyeceğim zaman içinde kitap yazarı olabilirim.” görüşümü kabul edip bu yolda giden kimseler, yani bilgili kişiler. Onları eleştirecek bile olsak bilgisiz, cahil gibi abes yakıştırmalar yapmak haddimize olmaz. Velhasıl dediğim gibi okuyan ve araştıran insanlar bu kimseler. Lakin büyük çoğunluğunun okuduğu eserler Uzakdoğu felsefesini ya da ateist yaklaşımla yazılmış; evrenle iletişim kurma teknikleri gibi konuları ele alan kitaplar. Parapsikoloji de ele alınan Telepati (Uzaduyum) gibi konuların anlatılmaya çalışıldığı eserleri okuyorlar. Artık bilindiği üzere bende kişilerin yan yana olmadan arada herhangi bir haberleşme cihazı ya da yöntemi olmaksızın iletişim kurabileceğini fakat bunu Telepatideki gibi beyin dalgalarıyla değil kalp ve sevgi bağıyla yapabileceğini öne sürüyor ve kabul ediyorum. Uzaduyumu bir kenara koyarak devam edelim. Benim asıl rahatsız olduğum konular Uzakdoğu felsefesi ya da evrenle haberleşme teknikleriyle sorunların aşılabileceğini öne süren kişisel gelişim yazarları. Bu tip eserlerde yazar genelde sorunu yok saymaktan, hayata bağlı olmaktan, hayatın güzel taraflarını görmeye çalışmaktan bahseder. Atalarımız bu yazarlara güzel bir söz söylemiş: “Davulun sesi uzaktan hoş gelir.”

Oysa sorun, yaşayan için içinden çıkılmaz ve acı vericidir. Hele ki ilk defa yaşıyorsa yani tecrübesi de yoksa tam anlamıyla bir yıkımdır. Belki oturup ağlamaktan hatta Rabbine isyan etmekten ve hatta intiharı aklından geçirmekten başka bir şey gelmez elinden. İşte bu durumdaki bir kişiye pozitif ol, hayata güzel tarafından bak, mutluluk üret gibi telkinlerde bulunmak sadece küfür yemenizden başka bir getiri sağlamaz.

Konuyu bir kaç örnekle daha iyi anlamaya ve içselleştirmeye çalışalım. Farz edelim ki bir kız nişanlısından ayrılmış olsun. O kız için artık dünyanın bir anlamı yoktur. Hayatta ki hiçbir şey anlam ifade etmez. Ne söylenen sözler, ne yapılan telkinler ne de ona kendisinin başkalarına nazaran daha şanslı olduğunu anlatmak fayda eder. Ona göre dünyanın en şanssız, en mutsuz insanı kendisidir. Artık hayatta tutunacak bir dalı, kimseyle bir sevgi bağı kalmamıştır. Bu psikolojideki bir kişiye; ağacın yeşilinden, doğanın güzelliğinden, gelecek yeni ve güzel günlerden bahsetmek saçmalık ve yalancılık olur. Sizin yemyeşil gördüğünüz bir çayır onun için kupkuru otlarla örtülüdür. Sizin aldığınız mis çiçek kokusu ona lağım kokusu gibi gelir. Kimi zaman güzel şeyler onu daha fazla yaralar ve hayattan koparabilir. Nişanlısı ile mutlu bir anını paylaştığı güzel bir parkı, kafeyi tekrar gördüğünde o an ile içinde bulunduğu bu anı mukayese ederek daha fazla hüzne dalabilir.

Kişisel gelişim denilen; psikolojik kandırma yöntemi dışına çıkmayan ve sadece zihni etkileme amacında olan yöntemlerden kurtulmayı ve kişisel gelişim yerine kişilik geliştirmeyi ve toplumsal gelişimi öneriyorum.

Bizim içine düştüğümüz darboğazlığın ve psikolojik sorunların ve bu psikolojik sorunlara bağlı topluma uyum sağlayamamanın başlıca nedeni vicdan muhasebemizi doğru yapamamamızdan, psikolojik gelişime önem verirken vicdani gelişimimizi geri plana atmamızdandır.

Yakın zamanlarda gündemimizi de çokça meşgul etmiş olan ve yüreklerde büyük bir yara açan Özgecan cinayetini ele alırsak; bu cinayeti işleyen kişilerin vahşiliği de şahıslarını insani bir düzeye çıkartamadıklarındandır. Bu ve benzeri olaylarda; “Psikolojik sorunları var” diye cezai indirime gitmek mantık dışıdır. Bir kişinin suç işlemesi zihinsel olgunluğunun yanı sıra vicdani yoksunluğunun da göstergesidir. Ceza verirken de vicdanına gereken eğitimi ve önemi vermediği için de suçlu sayılmalı ve onun için de ceza verilmelidir.

Bu gibi kişiler için kişisel gelişim kitapları okumak zihinsel gelişimini arttırır fakat ruhsal gelişimini arttırmaz. Onun için de kişisel gelişim kitapları okuyup; yoga yapmak yerine, Kur’an-ı Kerim gibi ilahi mesajları olan kitapları okumak ve üzerine düşünmek en doğrusudur. Bu, hem kişinin vicdanını geliştirir hem de üzerine yapılan düşünme kişinin kişiliğini ve psikolojisini geliştirir.

Yüce yaratıcı âlemi ve âlem içindeki tüm canlı varlıkları kendisine iyi bir kul olmalarını ve kulluklarını yenire getirirken de barış ve kardeşlik içinde yaşamalarını istemiştir. Lakin beşeri olan her şey gibi insanoğlu da şeytana mağlup olmakta ve özellikle kişiliği zayıf olanlar şeytanın tüm oyunlarına düşmektedir. Eğer kişiliği ve vicdanı sağlam bir insan olursanız şeytanla aranıza duvar örmüş olursunuz. Şeytan, o duvarı yıkmaya gücü yetmediğini anladığında sizinle zaman kaybetmek yerine uzaklaşıp, başkalarına musallat olmaya gidecektir. İşte burada da devreye toplumsal gelişim girmektedir. Kişisel gelişimdeki gibi kendi benliğini geliştirmek yerine toplum içinde faydalı işler yapıp; bir kişinin de iyi bir karaktere sahip olmasını sağlamak, şeytandan bir kişiyi daha kurtarmalıdır. Hem psikolojik hem vicdani olarak gelişim sağlamış bir topluma şeytan yaklaşamaz. Böyle toplumlar her zaman sağlam bir ruha sahip olur, dünyada örnek kabul edilir, güvenilir olurlar. Tarihte Eski Türk Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu, Resullah Efendimiz’in (s.a.v.) başında olduğu İslam Devleti bunlara bir kaç örnektir.

Kısacası bir insan hem bireysel bencillikten kurtulmalı toplum için hizmet etmeli, hem de Uzakdoğu felsefesiyle oluşturulmuş kişisel gelişim kitaplarından sıyrılarak Allah (c.c.) sözü olan Kur’an-ı Kerim’i okumaya, anlamaya ve içselleştirmeye gayret etmelidir. İşte o zaman sağlam itikada sahip bir Müslüman, örnek, güvenilir ve kişilik sahibi bir birey olabilir.

Engin DİNÇ

30/03/2015

Türklerin Peygamberi var mıydı?

Es-Selamûn Aleykûm

Konumuza soruyla başlamak istiyorum.  H.z. Muhammed’den (s.a.v.) önce Türklerin bir peygamberi var mıydı?

Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Keyf Suresinde Zülkarneyn isminden bahsedilmektedir. Ayetlerde açık açık peygamber olduğu belirtilmese de İslam âlimlerince ayetler bu şekilde yorumlanmış ve Zülkarneyn’in bir peygamber olduğu kabul edilmiştir.

ZÜLKARNEYN HAKKINDAKİ AYETLER

– (Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.”[1]

– Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik.[2]

– O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.[3]

– Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.[4]

– Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.[5]

– “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”[6]

– Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.[7]

– Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.[8]

– İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.[9]

– Sonra yine bir yol tuttu.[10]

– İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.[11]

– Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?”[12]

– Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.[13]

– “Bana (yeterince) demir madeni(13) getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.[14]

– Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.[15]

– Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.[16]

ZÜLKARNEYN’İN TÜRKLER İLE BAĞLANTISI

Orhun Kitabelerinde yazılı olan bazı kıssalar, Kur’an-ı Kerim’in Keyf Suresi’ndeki Zülkarneyn’in yaptıklarıyla aynıdır. Bu sebepten dolayı Zülkarneyn’in Türklerin peygamberi olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda ayetlerde Zülkarneyn’in önce en batıya sonra da en doğuya gittikten sonra orta bir noktada bir kavim ile diğer insanlar arasında set yaptığı anlatılıyor olması doğuda Türklerle karşılaşmış olabileceği görüşünü de doğurmaktadır. Fakat Ye’cüc ve Me’cüc için bir set inşa ediyor olması ve büyükçe bir setten bahsedilmesi bazı kesimlerce Çin Seddi olarak yorumlansa da bir bağlantı bulunamamıştır.

ZÜLKARNEYN’İN ŞEMALİ VE BAŞKA BENZERLİKLER

alexander-wall-450x339Zülkarneyn hakkında çizilen gravürlerde koç başlı bir adam şeklinde tasvir edilmiş ve gönderildiği kavimdeki bozgunculuğu yok etmek için bir set inşa ediyor olduğudur. Bilindiği üzere helak edilen kavimlerden bir tanesi de Pompeii’dir. Pompeii[17] gün yüzüne çıkarıldığından bu yana oradaki heykellerin ve duvar çizimlerinde de böyle bir koç başlı adam bulunmaktadır. Belki de Zülkarneyn Pompeii kavmine gönderilmiş bir peygamberdi fakat o kavim helak olmaktan kurtulamadı. Pompeii’nin helak olmasının nedeni ise kendilerine gönderilen Peygamber Zülkarneyn ile ahlaksız alay etmeleri ve aşırı şehvet düşkünlükleri olabilir.

POMPEİİ HALKININ ÖZELLİKLERİ VE ZÜLKARNEYN

3Pompeii zamanın en büyük, görkemli ve zengin şehirlerinden bir tanesiydi. Orada yaşayan insanların inançla ilgisi yoktu. Zamanlarının çoğunu altınlar, mücevherler ve seks ile geçirirlerdi. Erkek-erkeğe, kadın-kadına, çocuklarla, hayvanlarla ilişkiye girerler hatta bu ilişkileri gizli yerlerde değil, sokaklarda yaparlar, heykeller yapar, duvarlara böyle resimler çizerlerdi. Allah’ın (c.c.) affının büyüklüğü düşünüldüğünde bu kavmi helak etmeden evvel onlara Zülkarneyn’i peygamber olarak göndermiş olduğu söylenebilir. Bu söylemlerin tamamı benim iddialarımdan ve parçaları birleştirip fikir yürütmemden ibarettir. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan bu kıssadaki mekânlar ve dönemi de araştırdığımızda şöyle sonuçlarla da karşılaşıyoruz. Pompeii yaklaşık 1700 yıl boyunca kayıp kalmış ve 1748 de gün yüzüne çıkartılmış bir şehirdir. İslam dininin ve İslam Peygamberi Resulullah Efendimiz’in (s.a.v.) dünyaya teşrifinden öncedir. Bu durum da son peygamber gönderilmeden önce başka peygamberlerin gelmiş olabileceği görüşünü olumlu desteklemektedir.

Keyf Suresi 85.ve 86. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: “O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu. Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.”

Görüyoruz ki Zülkarneyn en batıya doğru ilerlemiş ve orada kâfir bir kavimle karşılaşmış, onların ceza görmesi için duacı olmuş onları doğru yola sevk etmek için çaba göstermemiş ya da Allah’tan (c.c.) böyle bir emir almamış. Onun ettiği lanet sonrası o kavim helak edilmiş de olabilir.

Keyf Suresi 89. 90. 91. Ayetlerde şöyle buyrulmuştur: “Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu. İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.”

Burada da görüyoruz ki Zülkarneyn o kötü kavmi görünce yüzünü doğuya çevirip daha düzgün insanların arasında gitmeye başlıyor. Gittiği yerde karşılaştıkları insanlarda inançlı insanlar ve Allah’ın (c.c.) rahmetiyle de ilim sahibi oluyorlar. Bu doğudaki insanların Göktürkler olduğu düşünülebilir. Çünkü Orhun Yazıtlarında da bu kıssanın olması Zülkarneyn’in doğuya gittikten sonra Tonyukuk ve Kültigin gibi Türk kağanlarıyla dost olup yaşadıklarını onlara anlatmış olabileceğidir.

Keyf Suresi 92. Ve 93. Ayetlerde şöyle buyrulmuştur: Sonra yine bir yol tuttu.  İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.”

Daha sonra doğudan da farklı bir yöne doğru ilerlemeye başladı ve dağların olduğu bir yere ulaştı. Bu dağların Pompeii’yi yok eden Vezüv Yanardağı olduğunu düşünmekteyim. Adı geçen son ayetlerde ise büyük bir demirden set yaptığı anlatılmaktadır. Bunun ise maddi değil manevi bir manası olduğu görüşündeyim. Bu seddin Kur’an-ı Kerim’e tam bir sadakatla bağlı insanlarla, sapık insanların arasında bir sınır olacağı ve kâfirlerin ne yaparlarsa yapsınlar Müslümanlara zarar veremeyeceği görüşündeyim.

14/03/2015

Engin DİNÇ

[1] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 83. Ayet

[2] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 84. Ayet

[3] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 85. Ayet

[4] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 86. Ayet

[5] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 87. Ayet

[6] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 88. Ayet

[7] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 89. Ayet

[8] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 90. Ayet

[9] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 91. Ayet

[10] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 92. Ayet

[11] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 93. Ayet

[12] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 94. Ayet

[13] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 95. Ayet

[14] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 96. Ayet

[15] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 97. Ayet

[16] Bkz. Kur’an-ı Kerim Keyf Suresi 98. Ayet

[17] İtalya’nın Napoli kentinin Campania bölgesinde yer almaktadır. Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Pompeii

Mobil Güvenlik

Ülkemizde para kazanmak gerçekten de çok kolay… Yalnız cesaret gerektiriyor. Amacımız ise para kazanmaya engel olmak olacak… Nasıl mı? Şöyle…

Son zamanlarda dolandırıcılar yeni yeni teknolojilerle insanların paralarını gasp etme peşindeler. Bizlerde bu kişilere karşı güvenlik önlemleri alma ihtiyacı duymaya başladık. Bu yazımızda da buna değineceğiz, nasıl önlemler alınmalıdır? Sorusuna cevaplar arayacağız.

Öncelikle bilmemiz gereken konulardan bir tanesi Sosyal Mühendislik yöntemidir. Sosyal Mühendislik hackerlerin son derece etkili kullandığı yöntemlerden bir tanesidir. Bu yöntem ile seçilen kurban ile arkadaş olunur, güveni kazanılır ve daha sonra bu güven kullanılarak tüm cihazları ele geçirilir. Öncelikle kurbanın arkadaşı olan yazılım korsanı, kurbanına bir fotoğraf göndererek, şarkı göndererek ve gönderdiği dokumana yapıştırdığı casus yazılım ile kişinin mobil cihazına ya da bilgisayarına sızar. Gönderdiği bu yazılıma Spy adı verilir. Daha sonra sızdığı bu spy yazılımı Turkojan gibi uzaktan casus kontrol etme panelleriyle kontrol ederek kişinin bilgisayarındaki ya da mobil cihazındaki bilgileri ele geçirdiği gibi mobil cihazlara sızdıktan sonra özellikle faturalı hat kullanan kişinin cihazından uzaktan arama yaparak ya da TL göndererek soygun yapabilir. Bizim üzerindeki duracağımız konu kişilerin casus yazılımları nasıl kullandığı, nasıl yönettiği ya da kurbanlarının nasıl güvenini kazandığından ziyade böyle saldırıların nasıl engelleneceği yönünde olacaktır.

Bilindiği gibi medyada da gündemi en fazla meşgul eden konulardan bir tanesi de telefon dolandırıcılığıdır. Birileri sizi tanımadığınız numaralardan arar ve sizden bir şekilde para isterler.  Bunun dışında bir ödül kazandığınızı anlatan SMS alırsınız ve aşağıdaki numarayı aramanız istenir. Numarayı aradığınızda ise normal ücretlendirmenin onlarca kat üzerinde TL hesabınızdan çekilir.

Alınabilecek önlemleri birkaç madde ile sıralayalım

  • Sizi arayıp polis olduğunu, kamu görevlisi olduğunu iddia eden kişilere hiçbir şekilde itimat etmeyin. Çünkü kamu görevlileri sadece yazışma ile sizden para ister ya da kamu kurumunun internet sitesinde de resmen yayınladığı telefonlardan sizinle iletişim kurar. Sizi arayarak terör örgütünün peşinizde olduğunu ve onları yakalamak için polisin operasyon hazırlığı içinde olduğu, operasyon için örgüte belli bir miktar para verilmesi gerektiği söylenir ve bu para sizden istenebilir. Şunu bilmelisiniz ki polis böyle bir operasyon yaparken parayı devlet hazinesinden karşılar, kullanacağı paraların seri numaralarını alır. Operasyon sonrasında da paranın tamamını devlet hazinesine geri gönderir. Herhangi bir operasyon için bir vatandaştan para isteme söz konusu olmaz.
  • Gelen hiçbir kampanya mesajına itimat etmeyin. Telefon şirketlerinin kampanyalarını internet sitelerinden takip edin. Bir kampanya mesajı alırsanız internette konuyu aratarak teyit edin. Bir kampanya mesajı gelir ve bir ürün kazandığınız yazar, mesajın sonunda da bir telefon numarası vermiştir ve aramanız istenir. Siz de hediye veriyorlar diye numarayı ararsınız ve telefon açıldığı andan itibaren tüm liralarınız telefondan çekilir. Yine farklı bir yöntem de hediye kazandığınız yazar ve dört haneli bir numara vererek “Kabul ediyorsanız EVET yazın xxxx’e gönderin” yazar. Siz de EVET yazıp verilen numaraya mesaj atarsanız sizi sisteme üye yapar ve her TL yüklemenizde tüm TL’nizi kendi hesabına aktarır.
  • Telefonunuza Cheetah Mobile tarafından geliştirilen “CM Security” ve “Clean Master” gibi güvenlik yazılımları yükleyin.
  • Telefonunuza CIA Media şirketinin geliştirdiği “Kim Arıyor?” Uygulamasını yükleyin. Bu uygulama ile %100 olmasa da sizi arayan tanımadığınız numaraların kimse ait olduğunu öğrenebilirsiniz.
  • Telefonunuza Clever Mobil tarafından geliştirilen “Görüşme Kaydı” programını yükleyerek sizi arayanlarla ya da sizin aradıklarınızla yaptığınız görüşmeleri MP4 formatında kaydedebilir, bir dolandırıcılık durumunda bu kayıtları da adli kurumlara iletebilirsiniz.
  • Bilmediğiniz numaralardan gelen mesajları “Numarayı spam olarak kaydet” diyerek mobil cihazınızdan da engelleyebilirsiniz.
  • Yine aynı şekilde bilmediğiniz numaradan gelen aramaları “Çağrıyı engelle” diyerek de kara listeye alır ve engelleyebilirsiniz. Bu özellikler kullandığınız cihazın marka ve modeline göre değişkenlik gösterebilir.
  • Bilmediğiniz ve açtığınızda sizden para isteyen telefon numaralarını hemen 155’e bildirin ya da numarayı durumu anlatan bir kısa mesaj ile 1550’ye SMS atarak da polise bildirebilirsiniz.
  • Bazı özel numaralar vardır. O numaraları direkt telefonunuzdan engelleyin ve o numaradan gelen aramaları dahi açmayın. Çünkü o numaralar özel sistem kullanırlar ve onlar arıyor dahi olsalar açtığınız anda sizin TL’nizi çekmeye başlar. Bu numaralar genelde 0888 ile başlamaktadır. Son zamanlarda piyasa da görüler ve böyle bir hırsızlık yapan numara 0888222200’dır. Bu numaradan bir arama geldiği zaman cevap vermeyin ve numarayı direkt engelleyin.
  • Gereksiz gördüğünüz uygulamaları telefonunuzda tutmayın ve silin. Özellikle de oyunlar yüklemeler sırasında telefonunuza tam erişim ister ve yükleme yapmak için siz bu erişim iznini verirsiniz. Uygulama sizin verdiğiniz izinle tüm bilgilerinize erişebilir. Örneğin; fotoğraflarınız, sosyal ağlarınız ve bunların şifreleri, mobil bankacılık işlemleriniz, görüşmeleriniz, mesajlarınız, bunların kayıtları, telefon rehberiniz, notlarınız gibi birçok bilgi…
  • Dolandırıcılar sizin bilgileriniz ele geçirdikten sonra sizin adınıza yeni telefon hatları açabilir ve bu hatlar ile başka insanları dolandırabilir ve bu suçu da sizin üstünüze yıkabilirler. Bildiğiniz hatlarınız dışında üzerinize başka hatların açılıp açılmadığını Mobil Hat Sorgulama Sistemi’nden ya da E-Devlet’den sorgulama yapabilirsiniz.

Tüm güvenlik önlemlerini öncelikle kendiniz için ve geleceğiniz için daha sonra da evlatlarınız ve milletiniz için aldığınızı unutmayın. Sizden çalınan paralar belki de terör örgütlerine gidiyor ve bir masum bebek sizin parasını verdiğiniz mermiyle öldürülüyordur.

26/02/2015

Engin DİNÇ

Şarap şişesinde kızılcık şerbeti

Allah (c.c.) bizi kimseye minnet ettirmesin, utandırmasın inşAllah. Doğru ve hak olan sözü söylemekten doğruyu okuyup, doğru olanı yazmaktan alıkoymasın.

Bir kıssa ile başlamak istiyorum. Anadolu’nun kaplanı sultanların sultanı Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rumi ile toprağımızın güneşi Şems-i Tebrizi arasında geçen bir kıssa. Mevlana kaybettiği hocası, önderi, babası, her şeyi Bahaeddin Veled’in ölümü üzerine kendini kaybetmişti. Artık eksik hissediyordu kendisini, o hırçın Anadolu kartalının kırılmıştı kanatları… Şems onun bu halinden onu çıkartmak, güneşiyle onun gönlünü aydınlatmak için girmişti hayatına. Bir gün Şems-i Tebrizi Hazreti Mevlana’dan şehrin meyhanesine gidip bir testi şarap sırtlanıp getirmesini istedi. Mevlana aman etti. “Nasıl yaparım ben bu insanları hak yola davet ediyorum, haramdan uzak tutmaya çalışıyorum nasıl olur da sırtımda bir haramı taşır da dergâha getiririm?” Dedi. Şems zorladı, yapmasını istedi. Bunun üzerine Mevlana gönül dostu Şems’in isteğini halkın kendisini ayıplamasını umursamadan yaptı. Meyhaneden bir testi şarap alıp sırtlandı. Şehrin ortasından yürüye yürüye sırtındaki testi ile geçerek dergâha geldi. Bütün halk görmüştü, kınadılar, horladılar. Koskoca Mevlana, insanlara öğüt eden Mevlana sırtında içki fıçısıyla dergâha giriyor diye… Toplanıp kapısına dayandılar. Yoksa Mevlana diyerek hürmet gösterdikleri adam haramzade, günahkâr bir münafık mıydı? Ardında yüzlerce kişinin hakaret ve küfürlerini işiterek girdi dergâh bahçesine Mevlana… Şems karşıladı. Halk bunları parçalayacak gibiydi. Her biri farklı bir hakaretle hakaret ediyor, hırpalamaya çalışıyorlardı. Dervişler olanlar karşısında şaşkın ve hayretler içinde izlerken bir yandan da kızgın halkı sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Şems bir tas getirilmesini istedi dervişlerden birinden. Açtı testinin ağzını, açar açmaz öyle güzel bir koku yayılmaya başladı ki o bağrışan, hakaretler saçan kalabalık aniden ölüm sessizliğine büründü. Yavaşça doldurmaya başladı kâseyi. Akan mis gibi kızılcık şerbetiydi… Nasıl olur? Olacak iş değil! En çok Mevlana şaşırdı bu duruma. Çünkü kendisi gibi meyhaneden almıştı, sırtlayıp buraya kadar taşımıştı. Adı gibi emindi içinde şarap olduğundan nasıl olmuştu da o şarap bu yolda kızılcık şerbeti oluvermişti?

İşte böyle bizim hayatımız. Testinin içine baktığımız yok! Önyargılarımız var bizim, arkasına sığınıp her doğruya gözlerimizi kapattığımız önyargılarımız…

Yargılamalarımız var bizim! Herkes kendisini Allah’ın (c.c.) El-Adl ismi şerifine layık görüp önüne geleni yargılıyor, eleştiriyor, kınıyor, hor görüyor. Gerçeği gören göz, hor görmez. Doğruyu bilen kalp, yalanlarla buğz etmez. Bırakmak lazım testiyi içindekinin tadına bakmak lazım… Şarap ise günahı ona ama eğer şerbet ise afiyet ola.

Bizim önyargılarımız bizi o kadar eline almış ki bu yargılar yüzünden kibirlendiğimizin, egomuza destek olduğumuzun, benlik duygusunu yükseltip, bizlik duygusunu alçalttığımızın dahi farkında değiliz. Sanki herkes kötü, biz en iyiyiz! Biz en doğruyuz! Biz en dürüstüz…

Ben bu güne kadar aklınıza gelecek bütün hataları yapmış birisiyim… Haram, günah, gıybet, kalp kırma… Hepsini yapmış olmaktan bugün çok pişmanım. Pişmanım ama insanoğluyum aynı zamanda da… Bin kere tövbe etsek bir günahı yapmamak için, yine yaparız. Günahtan vazgeçemeyiz belki doğru ama bir o kadar tövbeden de vazgeçmemeliyiz. Günahı bilmek, affına yardımcı olacaktır. Günahı işleyip de günahımızdan korkmamak “Aman Allah (c.c.) nasıl olsa affeder.” Demek Maazallah bizi helak eder. Günahkâr olduğumuzu bilip ona göre amel etmeli, sanki bizde hiç suç-günah yokmuş gibi başka insanları yargılamaktan vazgeçmeliyiz.

Herkes çok iyi insan olduğunu iddia ediyor değil mi? Peki herkes iyi insansa biz neden kendimizden başka herkesi kötü görüyoruz. Her yaptığı davranışın altında bir ard niyet arıyoruz. Şimdi biz bu ard niyet arar tavrımızla iyi insan mı olmuş oluyoruz?

Kimse kötü değildir. Kötülük yapmak için kimsenin bir sebebi yok bir defa… Bir insan bana neden kötülük yapmak istesin ki, ben iyi olduktan sonra. Sen kendini düzelt, iyilik yap. Bir söz atasözü vardır: İyilik yap, iyilik bul diye. Eğer kalbimizde iyiliği yüceltir, Allah’a (c.c.) hakkıyla kul olmaya çalışır, kötü duygulardan kendimizi arındırmak için bolca dua ve ibadet edersek bir de herkese tebessüm edersek bizi herkes sever. Biz iyi olduğumuz için herkes de bize iyi davranır. Dünyaya iyilik hâkim olur.

Kılığa kıyafete bakıp bu adam dinsiz, bu adam takvalı dememek lazım… Cübbe-sarık takıyorsa ona da bu adam Allah (c.c.) dostu olabilir demeli, kot pantolon, gömlek giyiyorsa da bu adam Allah (c.c.) dostu olabilir demeliyiz.

Yüce Rabbimiz şöyle diyor: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.”[1] Yine Allah (c.c.) bir Hadis-i Kudsi de şöyle buyuruyor: “Semavat ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.”

Bakınız Allah (c.c.) kişinin kılığına göre bakar ona göre onu severim, ona göre onun yanında-yakınında olurum demiyor. Kalbine bakarım diyor. Ben her kuluma aynı yakınlıktayım diyor. “… Ne kadar az düşünüyorsunuz!”[2] Eğer Allah (c.c.) bizlerin kılığına kıyafetine bakacak olsaydı bizleri dünyaya çıplak gönderir miydi? Bizi çıplak gönderdi ve onun istediği gibi giyinmemizi, yememizi, korunmamızı emretti. Biz eğer sadık bir kul, kalben bağlı bir kul isek zaten onun istediği gibi giyindik. Örtünün dediği gibi örtündük. O bizim elbisemizin örtülü olup olmadığına, örtünürken kibirle mi örtündük, süslü olalım diye mi örtündük yoksa Allah (c.c.) rızası için mi örtündük ona baktı.

Bugün Allah (c.c.) rızası için örtünen bir kadını görünce yobaz demek, örümcek kafalı demek moda oldu. Mini etekli bir kadını görünce dinsiz demek, kâfir demek moda oldu. Allah (c.c.) hidayet versin inşAllah demiyoruz.

Beyazıd-ı Bistâmi (k.s.) cezbelendiği bir halde şöyle diyor: “Allah’ım Allah’ım (c.c.) beni kızdırma! Eğer senin ne kadar affedici olduğunu söylersem sana ibadet eden bir kişi bulamazsın!”

Bistâmi’nin şirk kokan bu sözleri Allah (c.c.) aşkıyla cezbelenmiş bir halde söylenmeseydi onun için kâfir derdim açıkça! Çünkü bu sözler açık küfürdür. Bunları bilmeden, cezbe halini yaşamadan-bilmeden bu veliye kâfir demek bizim haddimize değil.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) torunlarından İmam Cafer-i Sadık (k.s.) şöyle diyor: “Bir adamda kötü bir hal görürsen yetmiş tane iyi sebep ara, yok eğer hala daha bulamazsan da ‘benim bilmediğim bir şey vardır’ de.”

Allah (c.c.) bizi nefsimizle, şeytanla baş başa bırakmasın inşAllah! Galip çıkmamız mümkün değil.

13/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Kur’an-ı Kerim Kâf Suresi 16. Ayet (Diyanet)

[2] Bkz. Kur’an-ı Kerim Mümin Suresi 58. Ayet (Diyanet)

Din ticareti

Allah (c.c.) doğru söylemekten ve doğruyu Allah’tan (c.c.) başka kimseden korkmadan söylemeyi nasip etsin inşAllah.

Günümüzde sadece ülkemizde değil dünyanın birçok ülkesinde din ticareti yapılmaya başlanmıştır. Ülkesinin sorunlarına gerçekçi çözümler bulamayan koltuk sevdalısı kişiler o koltuğu elde etmek için realist vaatlerde bulunamadıkları için halkın gönlünü çalmayı kendilerine silah edinmişler. Kişi kendi karizmatik liderliği ve halkına hizmetiyle gönül çalıyor ve lider oluyorsa dürüstlüğünden şüphe edilmez, fakat koltuğunu korumak için halkın hassasiyetinden faydalanıyorsa güvenilmezdir.

Yaşadığımız zaman tam da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadislerinde de bahsettiği ahir zamandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ahir zamanda din sömürücülerinin çıkacağını şöyle anlatmaktadır: “Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden riyakârlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.”[1]

Bir kişinin Allah’ın (c.c.) dinini dünyanın nimetlerine karşı koruyup yüceltmesi gerekirken, dünyalık nimetleri din sayesinde elde etmeye çabalaması büyük günahlardandır. En başta dindar kişiliğini öne çıkartarak bir makam ve mevki elde etmeye çalışmak; riyadır ve riya da haramdır. Dikkat çekmek istiyorum riya haram dedik. Adam öldürmüyorsunuz çünkü haramdır, zina yapmıyorsunuz çünkü haramdır, hırsızlık yapmıyorsunuz çünkü haramdır o zaman riya da yapmayacaksınız çünkü o da haramdır. Az haram ya da çok haram diye bir şey yoktur. Bir şey haramsa haramdır.

Din ticareti yapıp da din adamlarına ve devlet adamlarına yaklaşarak makam ve mevki elde etmeye çalışmak, riya olduğu kadar gizli şirke de girmektedir. Çünkü makam ve mevki verme yetkisinin Allah (c.c.) da değil de devlet liderinde olduğu düşünmek şirktir. Hangi günahı işlemiş olursanız olun affedilebilirsiniz ama şirkin affı olmadığını unutmayın!

Allah’ın (c.c.) Resulü (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Yazıklar olsun ilmini ticarete alet eden ilim sahibi kötü kimselere ki, devlet adamlarına yaklaşır ve kazanç temin ederler. Allah onların ticaretine kesatlık versin!”[2] Bakınız Peygamber Efendimiz (s.a.v) din ticareti yapan bu kişiler için beddua da etmektedir. Çünkü Allah’ın (c.c.) dinini verip de yerine dünyalık almaktadırlar, nefislerine uymaktadırlar.

Sadece devlet adamları değil din adamları da halktan bir şeyler almak için haram olana helal gibi fetva vermeye başladılar. Bir de verdikleri yalan fetvalara akıl ve mantık çerçevesinde bahaneler uydurmaya giriştiler. Sadece günümüzde değil geçmişte de bu böyle olmuştur. Bazıları çıkıp dünyevi menfaatleri için din kurallarını kendileri için şekillendirmeye başladılar. Mukaddes dinimiz İslam’ın din adamlarının bunları yaptıkları gibi Hristiyanlık ya da Musevilikte de bu böyle olmuştur velev ki böyle olmasaydı bugün o dinler ve kitapları bozulmadan kalabilecekti. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bundan yüzlerce yıl evvelinden şöyle haber vermiştir: “Ahir zamanda âlimler, halkın istediği yönde fetva verip, helale haram, harama helal derler, Kur’an’ı ticarete, menfaate alet ederler.”[3] Bu din adamları dini alet edip dünyalık kazanmak için dine çok zarar vermişlerdir. Eğer vermemiş olsalardı bugün herkes dinine sonsuz sadakat ile bağlı olurlardı. İnsanlığa; şeytan ve nefsin oyunlarının yanı sıra dünyalık nimetler (sözde) için dini kullanan din adamları da zarar vermiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Allah-u Teâlâ, Âdem (a.s.) bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin, sakın ola ki dini geçim aracı yapmasın, dini kullanarak dünyayı talep edenlere yazıklar olsun!”[4]

“Bir zaman gelir ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helal-haram olduğuna bakmazlar.”[5]

“Dünya kârını, ahirete tercih eden, La ilahe illallah dediği zaman, Allah-u Teâlâ, Yalan söylüyorsun, sözünde sadık değilsin buyurur.”[6]

“Din bilgilerini dünya menfaati için öğrenenlere, ilmini paraya değişenlere kıyamette ateşten gömlek giydirilir.”[7]

“İlim, dünya menfaati için öğrenildiği ve ibadetler, dünya menfaatlerine alet edildiği zaman fitneler zuhur eder.”[8]

Gördüğümüz gibi Allah (c.c.) Resulü bu konu üzerinde çok öğüt etmiştir. Bizim de yapmamız gereken önce düşünmek, sonra da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) öğütlerine riayet etmektir.

13/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Hadis-i Şerif: Tirmizi

[2] Bkz. Hadis-i Şerif: Hâkim

[3] Bkz. Hadis-i Şerif: Deylemi

[4] Bkz. Hadis-i Şerif: Hâkim

[5] Bkz. Hadis-i Şerif: Nasıhin

[6] Bkz. Hadis-i Şerif: Beyleki

[7] Bkz. Hadis-i Şerif: Deylemi

[8] Bkz. Hadis-i Şerif: Abdurrezzak

Uçurumunun Kenarında

Yine bir yazının satırlarını oluşturmaya başlıyorum Allah’ın (c.c.) izniyle… Allah (c.c.) utandırmasın inşAllah. Bana çok oluyor, size de oldu mu bilmiyorum. Kendinizi uçurumun kenarında hissettiğiniz zamanlar oluyor mu? Büyük üstad Ömer Lütfi Mete’nin Gülce şiiri geliyor aklıma…

Uçurumun kenarındayım Hızır.

Bir dilber kal’asının burcunda

Muhteşem belaya nazır

Topuklarım boşluğun avucunda

Koca yâr adım çağırır

Kaldım parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek.

Uçurumun kenarındayım Hızır.

Civan hazır,

Divan hazır,

Ferman hazır,

Kurban hazır,

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Uçurumun kenarındayım Hızır.

Ben fakir,

En hakir,

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten,

Mızrakla gürzden,

Dabbetülarz’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

Tir tir titriyorum senden.[1]

İşte bu şiirdeki gibi hissediyorum bazen tam da kendimi; Uçurumun kenarında… Hissettiklerim çok farklı oluyor. Bekli kimsenin yaşamadığı gibi demek çok ukalaca olur. Belki de herkesin yaşadığı gibi bir histir hissettiklerim ama kendimi eksik hissediyorum, Allah’a (c.c.) yeterince kul olmamış, olamamış gibi hissediyorum. Ne bu dünyaya ne de Allah’ın (c.c.) dinini yüceltmeye faydalı olmadığımı düşünüyorum. Dünyalık koktuğumu hissediyorum. Oysa niceleri var ki kendilerini bu dünyanın süsünden, makam ve mevki hevesinden soyutlayarak Allah’a (c.c.) adamışlar.

Elhamdülillah Müslüman’ım demenin yetmediği bir his içimdeki… İbadetleri yerine getirmekten fazlasını da yapabilmem gerektiği fikrine kapılmak, yapmayanların yerine de bir şeyler yapmaya çalışmak, yapamayıp eksik hissetmek…

Böyle zamanlarda dua etmekten başka hiçbir şey gelmiyor insanın elinden. Ağlayıp, küsüp de annesinin kolları altına gizlenen kalbi kırık kız çocuğu gibi Yüce Allah’ın (c.c.) merhamet kolları arasına sığınıyorum bende… Belki de böyle yapmak en doğrusu. Çünkü Şeytan denilen melun çoğu zaman insanın kalbini bozmak için elinden gelen azami gayreti gösteriyor. Güzel niyetle yapmak istediğin şeyler için bile insanın kalbine kötü hisler gönderebiliyor. Niyeti hayr olanın, akıbeti de hayr olur.

İşte sizde benim gibi bir hale bürünüyorsanız eksikliğinizin sebebi şeytanın kalbinize müdahale edebilmesindendir. Şeytan kalbi boşalmaya başlayan kişinin kalbindeki o boşluğu karanlığıyla doldurmaya başlar ilk saniyeden itibaren. İşte bu sebepten kalbi boş bırakmamalıyız. Kalbin doluluğu dilin bolca zikretmesiyle dolacaktır. Peygamber Efendimiz; “Kişi sevdiği ile beraberdir.”[2] Demiştir. Eğer kişi dünyayı severse dünya onu Allah’tan (c.c.) (Şefkat ve merhametinden) alıkoyar. Aynı şekilde kişi en çok sevdiğinin adını anar. Sürekli sevdiğini düşünür, dili onu anar, kalbi onu sever, aklında hep o olur. Bir kişi nasıl yatağından kalkar kalkmaz sevgilisi aklına geliyorsa, sevgilisini arama hissiyatına kapılıyorsa Allah’ı (c.c.) seven de böyledir. Yatarken Allah’ı (c.c.) anar, yürürken, otururken, kalkarken, bir yere girerken ya da çıkarken Allah’ı (c.c.) anar. Her sabah uyandığında Allah’ı (c.c.) anarak kalkar. İşte kalbinizi, aklınızı ve ruhunuzu Allah (c.c.) ile doldurursanız kalbinizdeki ve içinizdeki bu sıkıntılar gidecek, yerine bir huzur gelecektir.

Zikretmenin çok çeşitli yöntemleri vardır. Allah’ın (c.c.) isimlerini anmanın zikir olduğu gibi, O’nun (c.c.) yarattığı herhangi bir şeye güzel bir nazarla bakmakta zikirdir. Aynı şekilde Kelam-ı Kadim olan kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okumak da zikirdir velev ki Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“ Bu bir zikirdir ve apaçık bir Kur’an’dır. “[3]

“ İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz onu inkâr mı ediyorsunuz. “[4]

Yine Kur’an okumanın zikir olduğu gibi namaz kılmak da bir zikirdir. Allah (c.c.) bu durumu da şöyle anlatıyor:

“Muhakkak ki ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve beni zikretmek için namaz kıl. “[5]

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için nida edildiği zaman Allah’ın zikrine koşun. “[6]

Kalbi ferahlığa kavuşturmanın anahtarı zikirdir. Eğer sıkılmış iseniz, daralmış-bunalmış hissediyorsanız, yalnız ve çaresiz hissediyorsanız sizi var eden Rabbinizi bolca zikredin.

“Rabbi’nin ismini zikret ve O’na yönel. “[7]

“Namazı kıldıktan sonra Allah’ı ayakta, oturarak ve yatarken zikredin.”[8]

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. – Ve derler ki : – ” Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.”[9]

“Kötülüklerden temizlenen, Rabbi’nin ismini zikreden ve namazı kılan felaha ermiştir.“[10]

Allah (c.c) yüreğinizden ferahlığı, dürüstlüğü ve dilinizden zikri eksik etmesin inşAllah.

12/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Ali Buhara Mete – Âşıklar Ölmez – Yakın Plan Yayınları – Sayfa:12 – Şiir: Ömer Lütfi Mete – Gülce

[2] Hadis-i Şerif Kaynak: Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165

[3] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Yasin Suresi – 69. Ayet

[4] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Enbiya Suresi – 50. Ayet

[5] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Taha Suresi – 14. Ayet

[6] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Cuma Suresi – 9. Ayet

[7] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Müzemmil Suresi – 8. Ayet

[8] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Nisa Suresi – 103. Ayet

[9] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Al-i İmran Suresi – 191. Ayet

[10] Bkz. Kur’an-ı Kerim –Al-a Suresi – 14-15. Ayetler

Herkes Rabbine Tapar

Âlemleri yaratan Rabbimizin bizi doğru yola iletmesi, doğru yolu buldurup da o yoldan döndürmemesi, âlemlerin sultanı Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) sadık bir ümmet olmamızı sağlaması dileğiyle başlıyorum cümlelerime…

Pek de sevmediğim konular hakkında yine kelimeleri yan yana getirme çabasına giriştim. Siyaset…

Vakit öyle bir vakit ki ülkemizde kim haklı, kim haksız bilemiyoruz. Sadece haklıyı aramaktan ziyade kim adil, kim adil değil onu da bilemiyoruz. Mahkemeler, bilhassa hâkimler Allah’ın (c.c.) El-Adil[1] ism-i şerifinden aldıkları güç ile insanlar arasında adaleti dağıtma görevini üstlenmiş kişilerdir. Onların taşıdıkları yükün birçok kişiden daha ağır olduğu katidir. İşte bu yazımda muhatabım insanlar arasında adaleti sağlamakla mükellef olan hâkimlerdir.

Bir mazlum, bir zalimden zulüm gördüğü zaman hakkının kendisine iadesini talep etmek maksadıyla en güvendiği yere önce Allah’a (c.c.) başvurur. Allah (c.c.) mutlak ve muhakkak adil olandır. Lakin Allah (c.c.) adaleti sadece dünyada vermeyebilir. Çoğu zaman adaleti ahirete saklar. Çünkü kulunun dünyada çektiği sıkıntıyı, günahlarına kefaret kabul ederek onun için ahirette güzellikler inşa edebilir. Kişi aynı zamanda dünyada da adaletli olunmasını, Rabbinin kendisi için dünyada güzellikler ihsan etmesini isteyebilir. İşte bu talebini de Rabbin adaletini dünyada hâkim kılmayı kabul etmiş, kendisini bu konuda vazifeli görmüş olan hâkimlere yapar.

Hâkim bir konu ya da bir kişi hakkında karar verirken haklı olanın hakkını, haklıya vermelidir, güçlüye değil. Eğer böyle yapmazsa adil olmamış olur. Oysa Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[2] İşte bu ayeti kerimeyi bilmesine rağmen bir kişi hakkı doğru gözetmeyip, haklının hakkını elinden alıp; güçlü olana veriyorsa bu kişi adil değildir. Oysa hâkimlik yapmak isteyen bir kişi; Rabbinin adaletini insanlar arasında sağlama sözü vermiş olur, peki bu sözü vermiş olmasına rağmen tutmayan kişi için ne demek gerekir? Ben onlar için şöyle söylüyorum: “Herkes Rabbine tapar, onun istediğini yapar.”

Yani kişi adalet gücünü Allah’ın (c.c.) El-Adil ism-i şerifinden alarak yapıyorsa, herkese eşit davranarak siyasi otoritelerin gücünden ve baskısından korkmadan ya da rüşvetini almadan adaleti dağıtır. Yok, kişi eğer adalet gücünü şeytanın elinden alıyorsa nefsi ne isterse, neyi arzu ederse, günaha yakın olan ne varsa onu yaparak adalet dağıtır. Zaten dağıttığına da adalet demek çok da doğru olmaz.

Hâkimlerin görevlerinin zor olduğunu söylemiştik. Evet, çok zordur; hem maddi, hem de manevi… Çünkü siyasi otoriteler günümüzde güçlerini yitirmemek adına hâkimlerin hak olan kararlarına müdahale etmektedirler. Bu müdahaleler üzerine de hâkimler makamlarını ve koltuklarını kaybetmemek adına siyasi otoritenin isteği yönünde karar vermektedirler oysa onların bu davranışları adil bir davranış değildir. Allah (c.c.) bu hususta Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[3]

Bu açık bir adaletsizliktir ve bu adaletsizliği hâkimin yaptığı kadar siyasi otorite de yapmaktadır. İlahi âlemde bunun ilk karşılığı ise kul hakkıdır. Kişilerin her gün umursamadan insanlardan aldıkları bu kul hakkı ise Allah (c.c.) katında en önemli konulardan bir tanesidir. Bir kişi Allah (c.c.) için savaşıp şehit dahi olsa ona sorulacak tek soru vardır o da kul hakkıdır. Oysa bugün insanlar kul hakkı gözetmek konusunda çok gevşek davranmaktadırlar. Allah (c.c.) gerçekten Müslüman olanlara, gerçekten inanan kullarına kul hakkını korumak hususunda açık emirler vermiştir: “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”[4] Emirler bu kadar açıkken bir kişi Müslüman olduğunu iddia etmesine rağmen Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getirmek yerine sanki kendisine makamı verenin Allah (c.c.) değil de siyasi otoriteymiş gibi ondan korkup-çekinerek hareket etmesi ve kararlarını o yönde vermesi doğru değildir. Böyle davranan bir kişinin inancındaki samimiyetten de şüphe edilebilir. Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim’in de samimiyetsiz o Müslümanları bize şöyle anlatıyor: “Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, “Allah’ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay hâlime! Gerçekten ben alay edenlerden idim” demesin. Yahut “Allah beni doğru yola iletseydi, elbette O’na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum” demesin. Yahut azabı gördüğünde, “Keşke benim için dünyaya bir dönüş daha olsa da iyilik yapanlardan olsam” demesin. (Allah, şöyle diyecek:) “Hayır, öyle değil! Ayetlerim sana geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkârcılardan oldun.” Kıyamet günü Allah’a karşı yalan söyleyenleri görürsün, yüzleri kapkara kesilmiştir. Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok? Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları başarıları sebebiyle kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz. Onlar üzülmezler de. Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.”[5]

Sözün kısası diyecek olursak; adaletli olun. Allah’ın (c.c.) gazabı da affı kadar geniştir. Makamınıza zarar gelir diyerek dininizi satmayın. Hiç kimse Allah’tan (c.c.) daha güçlü değildir. Eğer siz başkasının gücünden korkarda adaleti hakkıyla dağıtamazsanız Allah (c.c.) ahiret günü sizin için adaleti hakkıyla dağıtır ve kul haklarını gasp ettiğiniz insanların haklarını sizden alır. O gün geldiğinde (Kıyamet günü) yerle bir olacak bu dünya için bunca günaha girmeye değmez. Allah (c.c.) bizi adalet yolundan yani kendi yolundan ayırmasın. Yüreklerimize de O’nun (c.c.) korkusundan başka korku, O’nun (c.c.) sevgisinden başka sevgi koymasın.

05/02/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Manası: Mutlak Âdil. Tam ve sonsuz adalet Sahibi. Her şeyi yerli yerinde yapan. Allah’ın (c.c.) herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme razı olmayan, zulmü ve zalimi sevmeyen.

[2] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Nisa Suresi – 58. Ayet (Diyanet Meali)

[3] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Nisa Suresi – 135. Ayet (Diyanet Meali)

[4] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Hûd Suresi – 85. Ayet (Diyanet Meali)

[5] Bkz. Kur’an-ı Kerim – Zümer Suresi – 54-62. Ayetler (Diyanet Meali)

Farkında olmadığımız; biz

Dünyanın herhangi bir ülkesinin vatandaşının ülkemize geldiğinde hayran kaldığı fakat bizim farkında dahi olmadığımız özelliklerimizden bir tanesi de toplumsal kardeşlik ve akrabalıktır. Başka hiçbir toplumda görülmeyen bir akrabalık türü…

Amerika da, Avrupa da bir çocuk annesine mama, babasına papa diye hitap eder. Başka insanlarla iletişim kurarken onlara “siz” der ya da isimleriyle hitap eder. Oysa bu durum bizde çok farklıdır. Biz İslam’ı özümsemiş bir toplumuz. Allah (c.c.) Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim’in Hucurat Suresi 10. Ayetinde şöyle buyuruyor: “Müminler ancak kardeştirler.”[1] İşte biz toplumsal akrabalığımızı bu mukaddes ve ilahi emirden alıyoruz. Toplumumuzun üyesi bir birey kadar dünyada kardeş sahibi, amca-dayı, hala-teyze sahibi başka bir kimse yoktur.

Bizden birisi yeni tanıştığına; “Allah’ın selamı üstüne olsun kardeşim.” Diye hitap eder. Yolda karşılaştığına “Amca nasılsın, teyze nasılsın?” diye hal-hatır sorar. Kendisinden yaşça biraz büyük bir bayanla konuşurken cümleye “Abla”, kendisinden yaşça biraz büyük bir erkekle konuşurken cümleye “Ağabey” diye başlar.

Biz su sözleri öylesine özümsemişiz ki kime neden böyle bir hitapla hitap etiğimizi dahi fark etmiyoruz. Bizim için kardeşlik, akrabalık böylesine doğal bir olgu…

İşte böylece içinde yaşadığımız toplumda her gün defalarca kullandığımız bu kelimelerin bizi Sağcı-Solcu, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayırmadan bir arada tutan küçük ayrıntılar olduğunu görüyoruz. Aslında bizim atalarımızın İslam-‘ı bize ne kadar güzel yaşattığını, özümsettiğini, ne kadar güzel miraslar bıraktığını görüyoruz.

Yüzyıllardır bizi bu topraklardan, bizi biz olmaktan koparmak isteyenlere inat akrabalığımızı ayakta tutuyoruz. Belki de artık bu kardeşliği onlara da öğretmenin zamanı gelmiştir. Çünkü çıkarcı yapıları yüzünden binlerce insanının kanını akıtan bu kavimlerin asıl sorunları; kendi içlerinde bir bağ kuramamış, kişisel çıkarların toplumsal çıkarların üzerine çıkmasına engel olamamış olmalarıdır. Onları bu hallerden kurtararak bir dünya kardeşliğine adım atmalıyız. Yani tebliğ etmeliyiz…

29/01/2015

Engin DİNÇ

KAYNAKÇA

[1] Bkz. Kur’an-ı Kerim Hucurat Suresi 10. Ayet

Allah’a (c.c.) borç vermek

بِسْــــــــــــــــــــــمِاﷲِارَّحْمَنِارَّحِيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın (c.c.) adıyla. O’nun (c.c.) adıyla başlamayan hiçbir şey ile O (c.c.) hakkında söz edilemez. O (c.c.) birdir.

“De ki: O Allah Birdir.” (İhlâs/1)

O (c.c.)bana, sana, herkese; her kim olursa olsun ona şah damarından daha yakındır.

“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/16)

Bir dua: Allah (c.c.) rızkınızı arttırsın, öyle zengin olun ki Allah’a (c.c.) borç verin. Eğer zengin olup da Allah’a (c.c.) borç veremezseniz burnunuz yerde sürtünsün. Sabahtan akşama kadar aç kalın inşAllah…

Bu duayı okuyan kişi bu adam dua mı etmiş, beddua mı etmiş diyebilir. Bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir mi, bu adam nasıl konuşmuş böyle diyebilir. Şimdi akıllara takılacak tüm sorulara cevap bulalım.

Bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir. Cenab-ı Hak Kelam-ı Kadim olan Kur’an-ı Kerim de şöyle buyuruyor: “Kimdir o, Allah’a güzel bir borç verecek olan ki, Allah da onun verdiğini kat kat artırsın ve onun için şerefli bir mükâfat da versin.”[1]Anlaşılacağı üzere bir insan Allah’a (c.c.) borç verebilir. Bunu da şöyle yapar. Allah (c.c.) bize verdiği rızkın içine başkalarının da hakkını gizlemiştir. Kim kendi kazandığından bir fakire verir ise, o verdiği para onun elinden gitmez. Çünkü Allah-u Teâlâ kişinin verdiği o parayı misli ile o’na iade eder, o kişinin ya rızkını arttırır, ya bereketini arttırır ya bir günahına kefaret kabul eder ya da o’nu başına gelecek bir kazadan-beladan korur. Ayet-i kerime de geçen Güzel borç’tan kasıt ise kişinin helal kazancından infak etmesidir. Kişi kazandığı ve kendisinin de ihtiyacı olacak olan para veya maldan vermelidir ki Allah (c.c.) o verdiğini borç olarak kabul etsin ve kendisine misli ile iadesini yapsın. Hırsızlık yaparak başka insanlara yardım eden birisinin Allah’tan (c.c.) daha fazla para ya da mal beklemesi nafiledir. Çünkü Allah (c.c.) haram olanı kabul etmez. İşte duanın bu bölümünden kasıt kişinin bolca kazanarak bu kazandığının zekâtını vermesidir.

Duanın devamında “Burnunuz yere sürünsün” dediğimi de şöyle açıklayabilirim: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir keresinde minbere çıkarken, her adımda âmin dedi: Bir adım çıktı, “Âmin…”; bir adım daha çıktı, “Âmin…”; bir adım daha çıktı, “Âmin…”

Hutbesi bittikten sonra: “Ya Rasûlallah! Minbere çıktığınız zaman âmin dediniz, her adımınızda bunu neden söylediniz?” diyerek sebebini sordular.

Buyurdu ki: “Cebrail (a.s.) üç dua etti,  ben de onlara âmin dedim.”

– Birisi: Cebrail (a.s.): “Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat, (onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa ona yazıklar olsun, burnu yerde sürtünsün!” dedi, ben de âmin dedim.”

– İkincisi: Cebrail (a.s.): “Sen peygamber olarak bir insanın yanında anıldığın zaman, sana salât-u selâm getirmezse; ona yazıklar olsun. Onun burnu yerde sürtünsün!” dedi.  Ben de ona âmin dedim.”

– “Üçüncüsü: Cebrail (a.s.): “Ramazana eriştiği halde bir insan, ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah’ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah’ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula! Burnu yerde sürtünsün!”‘ diye dua etti.  Ben de ona âmin dedim”[2]

İşte bu hadis-i şerifte Cebrail’in (a.s.) dualarında “Burnu yerde sürtünsün” sözünden bahsi geçen ise kişinin yanlış yolda ise doğru yolu bularak Allah (c.c.) huzurunda yere eğilmesi, secde etmesidir. Bir kişi namaz kılarken yüzünü yere değdirdiğinde burnu yere değer/sürtülür. Bu duamızdaki kasıt da budur. Eğer bir kimse zekât verecek kadar zengin değilse de namazını kılmakta eksiklik göstermesin.

Duanın sonunda “Sabahtan akşama kadar aç kalın” demekten kasıt da kişi eğer zekâtını verecek kadar zengin değil ise de farz olan namazını kılsın ve yine farz olan orucunu tutsundur. Çünkü bir Müslüman için zekât vermenin belli şartları varken namaz kılmanın ya da oruç tutmanın şartları yok denecek kadar azdır. Zekâtın farz olması için en az 80 gram altın olması şart iken namazda ve oruçta böyle bir koşul söz konusu değildir. Sözün kısası zekâtı verirken kişi param yok veremem bahanesini sunabilirken namaz ve oruç için bu bahaneyi sunamayacaktır, sunmamalıdır da…

Allah (c.c.) hayırlı dualarımızı ve ibadetlerimizi kabul ve makbul eylesin inşAllah…

04/09/2014

Engin DİNÇ

KAYNAKLAR

[1] Hadid Sûresi 11. Ayet

[2] Hadis-i Şerif: Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998, Riyad- 1/338;   Taberanî-evsat- h. no: 8994; Bezzar, h. no: 1405; Mecmau’z-zevaid, 10/164 Kaynak Site: http://www.sorularlaislamiyet.com/soru/188403/peygamberimizin-cebrail-yaptigi-uc-duaya-amin-dedigi-soyleniyor-bu-dualar-nedir